Perşembe, Haziran 22, 2017

Aşk denebilir sanıyorum


*Çocuk yaşlarınızda çizgi romanlar, mizahi dergiler-yazılar ilginizi çekmiştir. İlerleyen yaşlarınızda bu ilginin devam etmesinin nedeni nedir ?

Sevgi, sempati ya da aşk denebilir sanıyorum.

*Bu türlerin akademik anlamda literatür oluşturabileceğine sizi ikna eden ne oldu ?

Motivasyonumuzu kişisel iştah ve arzularımız belirler daha çok. Genel anlamda akademide daha ciddi, daha büyük ve daha önemli olana yönelik bir itibar kriteri vardır. Biraz onunla da cebelleşmek ve algıyı ucundan kıyısından değiştirmek istedim galiba. Üstelik yurt dışında bu konuda yapılmış binlerce çalışma vardı. Burası için yeni görünen ama yapılması gereken bir şeyi denediğimi düşünüyorum. Popüler kültür ürünlerinin, ülkeyi, kamusallığı, zihinsel kalıpları anlamak için önemli olduğuna inanırım.

*Çizgi romanlar, mizahi dergiler v.b türler için yaptığınız akademik çalışmalar nelerdir ?

2007 yılında üniversiteden istifa ederek ayrıldım, öncesinde ve sonrasında yüzlerce dergi ve gazete makalesi, yurt içi ve dışında yirmiye yakın akademik dergi yayını ile sanıyorum on civarında kitap çıkardım. Bu niyetle üretmiyorsunuz elbette ama çalıştıkça ve yıllar geçtikçe bir birikim oluşuyor.

*Ülkemizde çizgi roman denince macera-bilimkurgu-fantastik temalar akla geliyor. Peki toplumsal gerçekler çizgi romanlarda yer almalı mı ? 

Grafik romanlar bunu yapıyor, daha yavaş ve edebi hikâyeler anlatıyorlar.

*Yurtdışında sinemaya,televizyon dizilerine uyarlanıp büyük bir piyasa oluşturan çizgi romanlar ülkemizde hangi konumda?

Bu söylediğiniz daha çok Kuzey Amerika için geçerli. Orası ve belki Japonya ile Fransa dışındaki hiçbir ülkede o denli büyük ve hararetli bir “piyasa” yok. Türkiye’de de yok.

*Bir yazınızda, daha önce çizgi romanların kahramanlarına Türkçe isim vererek çevirildiğini belirtmişsiniz. Bunun yerine Türk kahramanların olduğu yerli çizgi romanlar yazılamaz mıydı ? 

Türkiye’ye yoğun olarak dahil olduğu yıllarla ilgili galiba bu söylediğiniz. O yıllarda yetişmiş, devamlılık gösterebilecek üreticilerimiz olmadığı için mümkün değildi, çizilemezdi, yazılamazdı.

*Klasik romanların ,grafik-roman uyarlamaları ilgi gördü ve yerli eserlerin de grafik-roman uyarlamaları yapıldı. Bu uyarlamaların eserlerin değerlerini olumlu veya olumsuz nasıl etkiliyor?

Onlara grafik roman değil uyarlama demek gerekiyor. Edebiyattan yapılan her türlü uyarlama risklidir, birinde sözle anlatırsınız, diğerinde görsel ardışıklık ve diyaloglarla… Olumlu ve olumsuz dediğimizde ister istemez pedagojik bir tartışmaya dahil olmak zorundayım. Bunu da yapmak istemiyorum. Siz ilgi gördü diyorsunuz, bu uyarlamaların niteliği çok düşüktür mesela. Büyük reklamlarla bir kampanya yapıldı ve satıldı o kadar. Arkası geldi mi? Hayır. Uyarlamaların okuma alışkanlığı yaratacağına ilişkin iyimserlikse çizgi romanı hiyerarşik olarak önemsizleştiriyor. Basit bir mantıkla çocuklar önce çizgi romanla tanışacak, aldığı okuma hazzıyla roman ve öyküye, sahici edebiyata yönelecek vs. Sanatlar hiyerarşisinde edebiyat yukarıda çizgi roman aşağıda görülüyor, çocukların daha iyi ve güzele ulaşılabilmesi için çizgi roman araçsallaştırılıyor. Oysa çizgi roman, bir hissi, bir zevki ya da birilerini bir yerden bir yere götüren servis aracı, aşağıdan yukarıya taşıyan asansör değil. Kendine özgü bir başka anlatım aracı, bir sanat türü.

*Çizgi romanlar,karikatür-mizah dergileri güldürü öğelerini daha fazla içerdiği için diğer edebi türlere göre önemsenmemiş ve "boş edebiyat" olarak görülmüş olabilir mi ?

Muhtemelen. Şunu da düşünmek gerekiyor elbette, meseleye sanat ve popüler kültür üzerinden bakacaksak, popüler kültürün geniş bir bölümü niteliksizdir, çizgi romanlar da böyledir. Nitelikli ve iyi hikâye ise nerede olursa olsun değer görür.

*Günümüzdeki alternatif kültür-sanat dergilerinin, blogların, sosyal medyanın yeni yazmaya başlamış olanlar için avantajları veya dezavantajları nelerdir ? 

Yazar olmak için, çok okumak ve çok çalışmak, çok yazmak gerekiyor. Bunu yaparsanız, nerede, nasıl yaparsanız yapın yazar olursunuz. Sosyal medya, karşılaşmaları kolaylaştırıyor ama bu sürat, kimseyi yazar yapmaz, o iş emek istiyor, çok külfetli ve ağır bir süreç. 

[Erciyes İletişim Gazetecilik Bölümünde okuyan Muharrem Gündoğan isimli bir öğrenci arkadaş, bitirme ödevi için bu soruları sordu.]

Çarşamba, Haziran 21, 2017

Bugün


Bugün, Eskişehir'e kısa bir ziyaret yaptım ve senaryosuna katkıda bulunduğum Kardeşler filminin çekimlerine gittim. Gerçi, şehrin seksen kilometre dışında bir yerdeydi, Eskişehir demek de doğru değil. Sohbet ettik, Bir hatıra fotoğrafı çektirdik, Funda (Ödemiş), Ömür (Atay) ve ben diyelim.

Beş yıl süren bir çalışma nihayetleniyor. Eurimages desteği nedeniyle Berlin ya da Cannes'a kabul edilecek gibi duruyor. Filmin yolu açık olsun.

Salı, Haziran 20, 2017

Grafik Romanlar Bir Tepkidir


Grafik romanlar çizgi romanların farklı bir boyutu olarak karşımıza çıkıyor. Kahramanların klasik tabirle karakterleştiği, yazarın ve çizerin bireysel olarak da ön plana çıktığı yeni bir tür gibi. Sizce grafik romanın Türkçe edebiyattaki karşılığı nedir?
Çizgi romanın popüler dilini, edebiyata yakınlaştıran, daha yavaş ve insani hikâyeler anlatan yeni bir tür demek gerekiyor grafik roman için. Son on yılda bütün dünyada çizgi romandan daha fazla konuşuluyor.  Öte yandan sadece kitap dünyası değil çizgi romancılar için bile yeni bir anlatım aracı.  Grafik romanlar, muktedir kahramanları değil sıradan insanları, yaşlanan, ölebilen, kaybedebilen karakterleri anlatıyorlar, kahramana değil hikâyeye odaklanıyorlar.  Türkiye’de çizgi roman, genelde ucuz, niteliksiz, sanat ve edebiyat dışı sayılır. Grafik roman, bu algıyı değiştiriyor olabilir, en azından ezber bozuyor ve okuru şaşırtıyor.

Grafik romanları, dilin sözcükler kanalıyla görüntü yaratmaya yönelik işlevini resme aktaran, dilin etkinlik alanını hikâyenin meselesiyle kurgu yapısının gücünü öne çıkarmak için kullanan, dolayısıyla anlatım olanaklarını çoğaltan yeni bir dil önermesi biçiminde yorumlayabilir miyiz?
Elbette, sadece son beş yılda yüzlerce kitap, binlerce makale yayınlandı batı dillerinde. Entelektüel ve estetik bir derinlik ve başkalık içermese böylesi bir ilgi ve iştah oluşamazdı. Çizgi romanın bizdeki adlandırmasına, orijinal adı olan comics çevirisindeki “roman” tamlamasına aldanmayın.  Çizgi romanlar, söz sanatlarını kullanmakla birlikte “roman” değildir. Yazı ya da resim, birbirlerini tamamlamak, anlaşılırlığı artırmak için kullanılır. Çizgi roman, mesajı olabildiğince basit ve kolay anlatabilmek için bu birlikteliği kullanır, çocuksudur. Gücü ve zaafı buralardan çıkar. Grafik romansa başka bir merhale. Bu popüler dili kullanarak başka bir hikâye anlatma arzusu var üretimlerinde.

Sözünü ettiğiniz başka hikâye, doğası gereği grafik romanın, yazının yerleşik iktidarını kırması ya da kelimelerin gücünü kurmacanın doğasında ne varsa hepsine bölüştürmesiyle mi ilgili?
Evet, bu da söylenebilir, ben galiba daha çok popüler bir hikâyenin nasıl anlatıldığıyla ilgileniyorum. Popüler kültür, bir mücadele alanı olmalı ve tü kaka edilerek değil, orayı dönüştürmek için uğraşılmalı. Çizgi romana popülerlik katan her şeyi iyi kullanarak, iktidar araçlarını, erkekliği, sağcılığı, otoriterliği, gerekiyorsa elitizmi, gerekiyorsa büyük sanat narsizmini alaşağı etmek gerekiyor. Grafik roman, tek tek önemli örneklerine bakın, melezliğiyle anlatım dilindeki kolaylıkla bunu yapıyor, sınırları zorluyor.

Ankara Üçlemesi olarak kurduğunuz grafik romanlarınız bize bir panorama sunuyor. Ankara’nın ve aslında Türkiye’nin üç farklı dönemini anlatıyorsunuz. Bu kitapların yazarından ve çizerinden farklı bir dille konuştukları söylenebilir mi?
Ortak çalışmalarda uyum oluşturmaya çalışırsınız, ilk albüm olan Dumankara, çok çizerli ve çok hikâyeli bir derlemeydi. Aura oluşturmak daha çok bana kaldı. Emanet Şehir ve Uzak Şehir’de Berat’la (Pekmezci) çalıştık. Önce ben senaryo yazıyorum, neyi nasıl resmedeceklerini anlatıyorum ama ne olursa olsun çizer bu tahayyülü yorumluyor, kendini katıyor. Üçlemeye başlarken tasarım olarak 1916 Ankara Yangını ile başlayıp günümüzde bitecek bir panorama düşündüm. Her albümün bir meselesi olsun istedim. Uzak Şehir, şimdiki zamanı, hatta muktedirler arasındaki çekişmenin bir yüzünü gösteriyordu ki bugün de o kavgayı yaşıyoruz. Finali öyle bitmeliydi, kara bir hikâye olmalıydı. Tabii şu var, ne düşürseniz düşünün okurun alımlaması farklı oluyor, iş sizden çıkıyor.  Döneme özgü, okuma alışkanlıklarına, ezberlerine özgü bir beğeni oluşuyor. Yarın bu algı değişebilir veya başka türlü okunabilir.

Yerleşik algımızdaki çizgi romanın popüler kültürle ilişki düzeyi grafik romanla kıyaslanabilir mi?
Şöyle anlatayım, Batman grafik roman olamaz örneğin. Ayrıksı bir serüven yaşayabilir ama o, her şeyi başaran bir kahramandır, biz esasen onu muktedirliğini izleriz. Başka bir örnek, çok da severim, Ken Parker edebiyat okurundan büyük ilgi görür, çizgi roman okurunun alışık olmadığı serüvenler yaşar ama o da grafik roman değildir. Orada ayrıksı ve marjinal duran esasen yan hikâyedir, ya bir yan karakter ya da kahramanın dahil olduğu, ikincil kaldığı mesele ilginçtir. Grafik roman, bir seriyal değildir, endüstriyel kodları, muktedir bir kahramanı ve klişe bir düalizmi yoktur. Yazarı çizeri o kitabı kendi imkânlarıyla yayınlıyor diye, küçük bir yayınevi çıkarıyor veya tek albümde bitiyor diye bir kitap grafik roman olamaz. Çoksatar kitap olmak, bir mantığı gerektirir, içeriği ta baştan belirler, satar ya da satmaz o ayrı bir şey. Grafik romanlar bu bakımdan bir tepkidir ve zaten o refleks, edebi bir dilin taşıyıcısı olmayı gerektirir.

Grafik roman yazarla çizer arasında belli bir uyumu gerektiriyor. Ankara Üçlemesi’nde çizginin karakteriyle yazının ruhunun uyumu net bir şekilde görülüyor. Grafik roman anlatım olanaklarını çoğaltırken bu uyum çizgi için de yeni bir dil yaratıyor mu?
Yazar ve çizer ortaklığı çizgi romanlarda da vardır. Bu uyum, grafik romanlara özgü bir durum değil. Çalışma biçiminden çok anlatılan hikâyenin niteliği asıl farklılığı yaratıyor. Piyasa karşısında ne anlatıyorum ve ne anlatmamayı tercih ediyorum soruları önemli bir kıstas.

Grafik roman diğer türlerde olduğu gibi sözgelimi öykü dili tanımı gibi özerk bir dil kurmalı mı?
Bence kuruyor zaten. Buluşlar diyelim buna, hemen her yeni grafik romanda kareler arası ardışıklık, kurguda, devamlılıkta yeni arayışlar deneniyor aslında. Çok eskiden her bir kare, iç yazısıyla görseliyle tek bir şeyi vurgulardı, öyle adam akıllı devamlılık yoktu. Kurgu, bütün aksiyon hikâyesine göre çok güçlü değildi. Tahkiye, tek etkiye, kahramanın zaferine dayalıydı vs.

Kahramanın zafer kazanmasına duyulan arzu, yüceltilmiş kahraman metaforu yaratmak başlı başına patolojik bir durum değil mi?
Patolojik mutlaka ama çocuksu veya ergence bir ihtiyaç da, hiç anlamsız değil. Aynı noktaya geliyoruz, popüler kodları bütünüyle yadsıyarak değil bir tür mevziler savaşı gibi görerek kullanmalıyız. Neden daha fazla kadın okuru var grafik romanların? Neden edebiyatçılar eskisinden daha fazla ilgileniyor bu yeni dille? Erkeklik gösterisinin, erkeklik hallerinin dışında bile isteye ters köşe yaparak konuşuyor çünkü.

Ankara deyince aslında genel olarak Türkiye anlaşılmalı kitaplarınızda, kanımca. Anlattığınız hikâyeler Türkiye halkları hakkında genel bir okumaya tabi tutulduğunda siyasalın ağırlığı hissediliyor. Sizce içinde yaşadığımız koşulların Türkiyeli yazarların diline getirisi ya da dilden götürüsü nedir?
Şimdiki zamanın, içinde bulunduğumuz durumun edebiyatı, sinemayı veya grafik romanı yeterince etkilediğini düşünmüyorum. Koşullar nedeniyle çok da mümkün değil.  Hem yas var, hem hararet hem de baskı… Şundan şüphe etmiyorum tabii, ileride, yaşadığımız yıllar çok ama çok anlatılacak, sonraki nesiller haksızlık hikâyeleri olarak utanarak anlayacaklar yaşadıklarımızı.

Editör kimliğinizin yanı sıra bir yazı atölyesi yürütüyorsunuz. Yayımlanmış eserlerle yayımlanmamış hikâyelere emek veriyorsunuz. Buradan baktığınızda genel bir çerçeve çizmenizi istesek, Türkçe edebiyatın bugünüyle ilgili değerlendirmesini yapabilir misiniz? Gelecekle ilgili öngörüleriniz neler olurdu?
Çok değişken var, tek edebiyat yok, popüler olanla itibarlı sayılanları, eğilimleri incelemek, satışları bilmek, ödüllerin mantığını anlamak, eleştiri ve tanıtım yazılarını izlemek lazım. Sürekli takip ediyorum ama büyük bir resim varsa eğer, onu görebilmek ve gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak kolay değil.  Anlatılan hikâyeler temelinde bakacaksak yerli ve yabancı edebiyat, sinema, televizyon hatta müzik bile işin içinde olmalı, hepsini hesap etmeliyiz. Ülke çok gergin, bağıran hikâyeleri seviyoruz, hep öyleydi ama öne çıkan eserler bakımından başka türlüsünü düşünemez olduk. Daha kişisel, daha minimal hikâyeler bile bu gürültülü ruh halinin dışına çıkamayacak.

Birgün Kitap, 16.6.2017, Çağatay Uslu



Pazartesi, Haziran 19, 2017

Bugün Kime Çakıyoruz?



Yaşadığımız çağ yüzünden, az ya da çok, hepimiz birer performans sanatçısı gibi yaşıyoruz. Kendimizi, yapıp ettiklerimizi öyle ya da böyle teşhir ediyoruz. Şunu yaptım, sonra şunu yaptım, bakın bu benim çocuğum, bu da benim omuz başlarım, vay vay tüylerim.... Mahremiyet sınırlarının sürekli değiştiği, sürekli görünürleştiği garip bir aura içinde nefes alıp veriyoruz. Sosyal medya denilen şeyin bu denli hayatımızı belirliyor olması bir vakıa. 

Bunun dışında kalabilir miyiz? Hayır. Lafı evirip çevirmenin anlamı yok. Kalamayız. Zaten bunu düşünmenin bir faydası yok. Gösteri yapmak, teşhir etmek normal sayılıyor ve biz de bunun -şu ya da bu şekilde- aktörleri olarak hayatımızı sürdürüyoruz.

Bu kadar insan gösteri yapıyorsa, bu kadar insan gösteriye hazırlanıyor demektir. Bu kadar insan gösteri yapıyorsa, gösterinin kendisi sıradan ve yavan demektir. O gösteri dikkat çekmiyor demektir. 

Dikkat çekici olmak, gösterinin temeliyse ve gösteri, bu kadar yaygınsa... Adına hissiyat diyelim, iki şey dikkat çekici biçimde öne çıkar. Birincisi, güne "bugün kime çakıyoruz?" "bugün kimi yiyelim?" ve "bugün nasıl konuşulurum" diye başlarsınız. Aptallığı teşhir etmek, rezil etmek, nalına mıhına vurmak, haykırmak, yerle yeksan etmek vs... Bunları düşünmek, kolektif bir arzunun parçası olmayı gerektirir. Bütün kolektif arzular gibi histeri içerir ve linçcidir, birey olarak görünür olmaya çalışırken sizi kalabalığın bir parçası yapar. İkincisi, konuşmak ve anlamak değil, bağırmanız gerekir. Sakin olmanın, anlayışlı davranmanın tek bir manası yoktur. Bağırmayan, suçlamayan, itham etmeyen konuşamaz hale gelir. Daha doğrusu böylesi bir konuşmasının zerre etkisi yoktur. Anlam ve hakikat, başka türlü kuruluyordur. İnsanlar, kimsenin iyi niyetli olabileceğine inanmazlar çünkü. 

Konuşunca, herkes anlıyor bunu, hak veriyor, üzülüyor. Peki sahici mi bu keder? 

İnsanlar yazarken-konuşurken, bütün bu hengamenin dışında olduklarına inanmak istiyorlar. Her biri kendisini "auteur" sayıyor ama gösterinin kendisi auteuru belirliyorsa orada yaratıcılık, zeka, ironi ya da yenilik, benzemezlik mümkün değildir. 

Peki bu hastalıklı ruh hali nereye varacak? Bence artık hastalık olarak görülmediği bir evreye geçecek. Karamsarlıkla söylemiyorum, durdurulabilecek bir yanı olmadığından üzülmenin anlamı yok diyorum. 


Sakınmak mümkün müdür? Herkes kendini sakınma yolunu kendisi bulacak... 

Pazar, Haziran 18, 2017

Soğuk ve Temiz


Mırıltılar, kokular, nar taneleri, karıncalar, pencereler, boş arsalar, zeytin taneleri ve yılanlar… Defne’nin elleri, kırık aynadaki yüzü, tenhalığı, Defne’nin tarihi…

Soğuk ve Temiz, yokluğun, merhametsizliğin ve hesaplaşmanın romanı. Bir kâbus tortusu…

Melike Uzun, acının içinden geçerek yazıyor. Dünya dönüyormuş!
Related Posts with Thumbnails