Çarşamba, Temmuz 26, 2017

Tabutla Selfi


Görmüş olabilirsiniz, ünlü biri öldüğünde, hayranları ya da celebrity hazcıları, sosyal medyada paylaşmak üzere tabutla selfi çektiriyorlar. İnsanın kanını donduruyor diye yazmış birisi... Kimsenin kanı filan donmuyor aslına bakarsanız. "Yok artık" filan diyerek, kahrediyor, küfrediyoruz filan ama hayat nasıl yürüyorsa öyle yürümeye, nasıl akıyorsa öyle akmaya devam ediyor. Google arama motoruna "tabutla selfie" yazarsanız bu tuhaflığın yeni ya da ilk olmadığını göreceksiniz. Resimleri ve haberleri incelerseniz, meselenin sadece ünlülerle, şehitlerle, olağanüstü ölümlerle ilgili olmadığını da anlayacaksınız.

Bir ara, çevremden çok insan vefat etti ve ister istemez çok cenazeye gitmek durumunda kaldım. Törenlerde selfilerin ve tabutun yanında çekilen fotoğrafların hiç eksik edilmediğine (gittim, bizzat yerinde gördüm esprisi olacak ama) kaşımı gözümü seyirtecek ölçüde şahit oldum. İkincisinden, üçüncüsünden sonra şaşırmamaya bile başlıyorsunuz. Yine de bir tanesi, sahiden alelacayip bir şeydi, anlatmasam olmaz. Bir defin öncesi, araba mezarın yanına yanaştığında aile bir türlü tabutu arabadan indirmedi, ne olduğunu da anlamadık. Sonra bir bağırış çağırış oldu. Bir bez gerdiler ve önce tabutu sonra kefeni açtılar ve o anları telefonlarıyla filme çektiler, inanılır gibi değildi.  Sırf bana tuhaf geldiği için insanları ayıplayacak değilim. Belki bir kez daha vedalaşmak istediler ama onlar vedalaşırken,  kaydedilmeyi istediler veya bundan rahatsız olmadılar.

Bizde "ölüye eziyet etmeyin" gibi bir halk deyişi vardır, saygıyla, vefayla, gözyaşıyla, süreyle ilgili bir ölçü anlatır. O kısmı geçiyoruz karşim.

Tabutla selfi iştahı, memleketteki ruh haliyle çok ilgili bana kalırsa. Hep tekrar ediyorum, biz sevmiyoruz, sevdiğimizi başkalarına göstermek istiyoruz. Öfkelenmiyor, öfkelenmiş pozu yapıyoruz. Üzülmüyor, ne kadar üzüldüğümüz görülsün istiyoruz. Ölüler, muhataplar, asıl hikayeler, olup bitenler değil bizim gösterimiz daha büyük anlam taşıyor.

Dünyanın en büyük gökdelenlerini ve en uzun bayrak direklerini boşuna dikmiyoruz. Tabutla selfi çekenlerin, çektirenlerin o her yerden görülsün istenen gökdelenden, o upuzuun direklerden farkı var mı?

Salı, Temmuz 25, 2017

Kayıp caddenin izinde


Tardi'nin Malet'den yaptığı uyarlama hakkında yazdım. Sabit Fikir Temmuz sayısında...
Yazı için link

Anadolu Masalları


Meraklısı için: 9-14 yaş çocuklara yönelik Anadolu Masalları derlememin yeni baskısı çıktı, Dipnot Yayınlarından.

Pazartesi, Temmuz 24, 2017

Takoz (6)


Prova: Baskıya gidilmeden önce kontrol amacıyla yapılan deneme baskısı.
Kutup: “Halk için yazan Hüseyin Rahmi Gürpınar, sanat için sanat ilkesine inanan ve seçkinlere seslenen Halit Ziya Uşaklıgil’in tam karşı kutbunda yer alır.” (Berna Moran).
Varak: El yazması eserlerin her bir yaprağı.
Sol: “Ellili yıllarda solcuyduk ama edebiyat solcusuyduk. Edebiyattan öğrendiklerimizle solu öğrenmiştik. Kendimiz edebiyattan çıkarsamıştık.” (Adnan Özyalçıner)
Küçük Adam: “Orhan Veli ile gündeşleri yazınımıza bir küçük soktular. Yıllardır çıkaramadık.” (Turgut Uyar).
Nehir Roman: Bir dönemin olaylarını veya kuşaklar boyunca bir aileyi anlatan roman ya da roman dizisi.
Kutsal Bahane: “Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınağım kendime.” (Turgut Uyar).
Maya Galerisi: Adalet Cimcoz’un işlettiği, edebiyatçıların uğrak yeri olan sanat galerisi.
Kökü Dışarıda: Cemil Sait Barlas’ın mecliste yaptığı konuşmada sol yayınları ve Markopaşa’yı kastederek kullandığı, sonradan büyük yaygınlık gösteren dışlayıcı niteleme.
Tereke: Miras, bir sanatçıdan geriye kalan, taslak ve notlarından yayımlanmış çalışmalarının toplamı.
Parmaksız Hamdi: Kırklı yıllarda pek çok yazar ve şaire, solculuk suçlamasıyla işkence yapan emniyet görevlisi.
Yazarak Ölmek: Salah Birsel’in yazma şiarı.
Ayrıbasım: Bir makalenin ya da öykünün yayınlandığı dergiden ayrı olarak tek başına basılması.
Dekadan: Ahmet Mithat’ın dili bozdukları için Edebiyat-ı Cedide – Servet-i Fünûn çevresine yönelik olumsuz niteleme. 

Pazar, Temmuz 23, 2017

Eski bir resim


2004 yılı sonu olmalı. Funda'nın karnı burnundaydı, hamileliğin son aylarıydı. Ankara'da Gaziosmanpaşa'da bir balıkçı lokantasında oturmuştuk. Raşit Çavaş, Rekin Teksoy, Funda ve ben. O geceden  Rekin Teksoy'un anlattıkları kaldı aklımda. Israr etmiştim, mutlaka anılarınızı yazmalısınız demiştim. Anlattığım gibi yazamayacağım için "yazmam" demişti. Vefatında da düşünmüştüm bunu, sinema dünyasına, 60'lı yıllara, o yılların gençlerine dair ne tatlı hikayeler anlatmıştı. Böyle söylenmesi insanı üzüyor ama o tatlı fıkralar, portreler, yaşanmışlıklar, perde arkasında olup bitenler kaybolup gittiler işte...

Bazen anılarımı, yaşadıklarımı yazacağım diyorum, günlük tutmuyorum ama epeyce şey de saklıyorum. Bu toplayıcılığıma rağmen yakınlarım yazamayacağımı, kişiliğim nedeniyle bu kadar "gerçeği" anlatamayacağımı söylüyor. Haklılar mı bilmiyorum, belki ben de tıpkı Rekin Abi gibi masada yanımda oturanları güldüreceğim ama yazmaya girişmeyeceğim.
Related Posts with Thumbnails