Pazartesi, Ağustos 21, 2017

Efemine


Uzun yazmak gerekiyor, not düşmüş olayım, pantolon giyen ve sigara içen kadınlarla ilgili sayısız yazı ve karikatür var. "Kadınların erkekleşmesi" 1940-60 aralığında erkek yaratıcılarımızı epeyce meşgul etmiş olmalı ki biteviye konuşmuşlar, alay etmişler, eleştirmişler...

Tef'in kapağında iki erkeksi kadın, "kapak kızını" küçümsüyor: "Güzel olmasına güzel ama biraz efemine değil mi?"

Dünyaya farklı bakması ve muhalefet etmesi gereken bir mizah dergisi, kadınların görünürlüğünden ve meydan okuyuculuklarından, erkeklerle eşit olmalarından neden rahatsız olur ki... demek pek akıllıca değil. Başka bir zamanın mantığından ve iradesinden, tepkilerinden söz ediyoruz.

Mizah dergileri, çoğunluk değerlerine dayanarak varolurlar. Ellili yıllarda konuşulan ve kabul gören bir espriyi, tam da o zamanda kapağa taşıyıp yinelemişler.

Doğru ya da yanlış dediğimiz şeyleri iktidar üretir. Doğrunun ve yanlışın kaynağı olan iktidar, söylemi üretip çoğaltırken, meşrulaştırırken kendi varlığını da üretip çoğaltır, meşrulaştırır. Bir başka ifadeyle doğru ve yanlış, iktidarın parçasıdır, ihtiyacıdır. Tuhaf gelmesin, en az doğru kadar yanlış da iktidarın varlığını pekiştiren, yok edilmemesi gereken, ihtiyaç duyulan bir durumdur.

Popüler kültürse daha garip işliyor.

O gün için o kısa saçlı, sigara içen, pantolonlu kadın "yanlış", "düşman" ve doğru kadın modelinin karşıtıdır. Çoğunluk değerlerinin belirleyicisi olarak iktidar, hem o karşıtlığı onaylar hem de o karşıtlığın varolmasını ister.

Popüler kültürün garipliği de burada kendini gösteriyor. "Kötü" ve "yanlış" olan, arzu uyandırıyor ve ilgi çekiyor. O kısa saçlı erkeksi kadın zaman içinde normalleşiyor, ticaretin ve modanın parçasına dönüşüyor. "Kötü" ve "yanlış" olan, zaman içinde "iyi" ve "doğru" oluyor, forma değiştiriyor.

Kamusal alan tartışmalarında popüler kültürün işlev ve etkisi, adam akıllı akla getirilmiyor.

Pazar, Ağustos 20, 2017

Perşembe, Ağustos 17, 2017

Suat Gönülay


Başka bir şey: Kendimi çoğunlukla çizgi romancı gibi göremiyorum.

En Önemli Fark: Avrupalı çizerler en iyi işlerini kırk yaşından sonra çıkarıyorlar. Neden bizim çizerlerimiz hep yerinde sayar, bir türlü anlayamamışımdır. Bu, bizdeki bütün sanat dalları için geçerlidir. Bu yüzden hiçbir sanat dalımız doruğa ulaşamamıştır. Başarılarımız bir yerde bitiyor ve arkası gelmiyor .

Heavy Metal: Beni en çok etkileyen çizerler Heavy Metal dergisinin çizerleri... Yani Moebius, Gimenez ve Liberatore gibilerini kastediyorum .

İlk Hikâye:  İlk kısa hikâyemi Gırgır'da çizdim (Çok Yalnızım). Aslında ilk hikâyem Galip Tekin'in yazdığı ve Fırt'ta çıkan bir buçuk sayfalık çizgilerdi. Gırgır'da dört hikâye çizdikten sonra Limon'u çıkarmaya başladık ve...

İstanbul ve Köylüler: İstanbul ülkenin çeşitliliğe sahip tek şehri. Bir öykü ya da karikatür için en ideal malzeme. Köylülük meselesi, onların uyumsuzlukları, karşılaşmalar çok önemli. Dergilerdeki tiplemeler ya köylüdür ya şehirli olmaya çalışan köylüdür, karşısında bir kentli vardır. Bu şehirde bu kadar çok köylü olmasa Oğuz Aral dergilerinin bugüne kadar varolabileceğini sanmıyorum.

Kahraman: Her şeyi başaran, her türlü güce sahip bir kahraman yapmak istemedim. Ne kadar fantastik olursa olsun her şeyin bir mantığı olmalı, hiç bir şey havada kalmamalı...

Türkiye'de yapılan çizgi romanlar: Hep eksik ve düzeysiz. Ya konudan ya çizgiden, bir hafta olmazsa öteki hafta falso veren, istikrarsız bir romancılık furyası almış başını gidiyor. Buna ben de dâhilim ama mücadele halindeyim. Şöyle film gibi, adamakıllı başlayıp adamakıllı biten romana pek rastlamadım. Galip Tekin'in bir iki romanı ve benim Kuvvacı’m, Sultan Ahmet'in Kamburu ve albümündekiler, İlban Ertem'in Milli Piyango’su, belki Nuri Kurtcebe'nin eski Gaddar’ları ise iyi birer örnek sayılabilir. Oğuz Aral'ın eski Utanmaz Adam'ları da istikrarlı birer roman örneği... Şu sıra senaryosunu baştan sona bitirip, dokümanını toplayıp, baştan sona eskizini kareleyip, sonra da kâğıda geçme disiplini ile roman yapan adam yok. Avrupa'da bu disiplin olmadan çizilen bir çizgi romanın ise hiç şansı yok .

Kalp ve pişmanlık: Tasavvufta pişmanlık olarak adlandırılan, algı sıçraması sağlayan utanma ve pişmanlık gibi duyguların kolektif bilinçaltında yaratabileceği etki hakkında bir yorum bu. Bu etkinin küçük bir lokanta ya da sokaktaki sonuçlarını gösterdim Pişmanlıklar Sokağı insanın kalbidir.

[1987 yılında mektuplaşmıştık Suat'la, sorular sormuştum, cevaplamıştı. Söyleşiyi bir yerde kullanmış değilim. Yıllar sonra Serüven dergisi için evirip çevirmiştim ama orada da yayımlamak nasip olmadı. Üzerinden otuz yıl geçmiş...]
Related Posts with Thumbnails