Perşembe, Kasım 23, 2017

Nostalji oldu


Görmüş-okumuş olabilirsiniz, T24'te tiyatro eleştirmeni olduğunu söyleyen bir yazar, tiyatro konuşacağı yerde, abuklamış. Millet de doğal olarak eleştiriyor, gülüyor, oflayıp pufluyor. İtiraf edeyim, millet köpürmese yazıdan haberdar olmayacaktım, ben de o vesileyle öğrendim.

Merak eden yazıya şu linkten bakabilir.

Yazı şu sebeple ilgimi çekti, doksanlı yıllarda garip bir gazeteci kuşağı zuhur etmişti, Can Kozanoğlu, ünlü kitabı Pop Çağı Ateşi'nde güzelce anlatmıştı bu yeni seçkinleri, yeni hayat tarzlarını... Ertuğrul Özkök'ten Serdar Turgut'a, Mine Kırıkkanat'tan Güneri Cıvaoğlu'na bir sürü yazar, başka bir gezegende yaşıyor gibiydiler. Her gün "pazar yazısı" yazar gibi tuhaf bir şey yumurtlarlardı... Elitizm, hazcılık, Beyaz Türklük şu bu...Markalar, mekanlar, pozlar, gusto'lar, sloganlar, yuppiler...

Tiyatro eleştirmenini okuyunca onları hatırladım. O yıllarda kalmış, o yıllardan  bugüne mumyalanmış gibi... Veya al koy o yılların Sabah gazetesine, Yeni Yüzyıl'ına kimse bu yazar gelecekten geldi demez...

Aradan yıllar geçmiş, hayır yahu, üzerimizden silindir geçmiş, siyaset değişmiş, Gezi yaşanmış, Ohal'deyiz, ortalık cayır cayır yanıyor... Yok, o sekiz vasıta değiştirerek tiyatroya gitmemeliymiş derdinde...Sahiden zaman durmuş bu arkadaş için....Yeni Yüzyıl kapanmış, Sabah el değiştirmiş filan söylemek lazım.

Çarşamba, Kasım 22, 2017

Nefret



Üniversitede ilk çalıştığım yıllarda bizim fakültede ders veren, altmışlı yaşlarının sonlarında olan iki öğretim üyesi vardı. İkisi de aslen gazetecilerdi, en az otuz yıl birlikte, aynı gazetede çalışmışlardı. İsimlerini vermeyeceğim, biri felsefe kökenliydi ve doktoralıydı, diğeri edebiyatçıydı (!) ve teknik derslere giriyordu. Felsefeci olan yazı işleri müdürü olarak amirliğini yapmıştı diğerinin. O edebiyatçının felsefeciye duyduğu nefretin benzerine hayatım boyunca rastlamadım.  Nası tarif etsem bilemiyorum, bir insan bir başkasını sevmeyebilir, huyundan suyundan bakışından rahatsız olabilir filan ama bu sanki başka bir şeydi. Adı geçince gözleri kızarıyordu, kuruyup gidecek gibi oluyordu. Böylesini o yaşa kadar ne görmüştüm ne de onlardan sonra bir benzerine rastladım.

Edebiyatçının durumu sahiden vahimdi, birini sevmiyorsun ama onunla çalışmak zorundasın. Hem de yıllarca… İş değiştiriyorsun, üniversiteye giriyorsun, yine aynı adam karşına çıkıyor, başdöndürücü bir kader.

Hocalar ve öğrenciler ikilinin arasındaki husumeti bilir, gülerek birbirlerine anlatırlardı. Hınzır öğrenciler sırf onları kızdırmak için laf taşırlardı. Gerilimleri nedeniyle hemen herkesi güldüren, isimleri mutlaka bir arada hatırlanan insanlardı. Bir de yaşlılar, yavaşlar, anıt mezar gibi koridorda dolaşıyorlar… İkisi de süzme sağcıydı, ta Zafer gazetesinden. Siyasi bir ayrılık değildi aralarındaki, kız meselesi deniyordu, biri öbürünün nişanlısını ayartmış filan, yalan dolan tabii. Kimse o nefretin nedenlerini bilmez, kıkırdayarak bir şeyler uydururdu.

Felsefeciyle kısa bir süre aynı odada oturdum, böyle dal gibi ipinceydi, kolunda o yıllarda az rastlanır bir gemici dövmesi vardı, pos bıyıklı, deli gibi cuara tüttüren, eskilerin “Arap” dediği Ankaralı gazetecilerden. Gençliğini düşününce makara kukara adamı olduğunu görebiliyordunuz. Diğeri,  daima takım elbiseli, öğretmen edalı, kırılgan, kolay sinirlenen, kolay kahırlanan, daha perhizkar biriydi. Ortada bir gerilim olunca insan ister istemez karakter farklılıklarına dikkat kesiliyordu. Felsefeci, diğerini umursamıyor gibi görünse de bile isteye bir iki laf edip çekilir, diğerini  çıldırtırdı. Laf diğerine ulaşınca bir bakardık  adam bam güm bir şeyler kırıyor, döküyor, odasında deliriyor… Okul yönetimi aralarındaki gerilimi giderek önemsemez olmuştu, onları fıkra kahramanı gibi görüyordu.

Sonra, kader bu ya, aynı anda emekli edildiler. O kadar yıl emekli edilmeleri gerekirken niye çalıştırıldıklarını kimse anlayamadı, o da ayrı bir mesele. Hizmetleri için plaket verilecek, yapılan törene edebiyatçı, diğeri geliyor diye katılmadı.

Emekliliklerinin üzerinden beş altı yıl geçmişti ki felsefeci olanın vefat ettiğini duyduk. 

Ankara Basını ile ilgili bir belgesel yapılmış, ham görüntülerini izliyorum, orada bizim emekli öğretim üyesi edebiyatçı ile de konuşulmuş, merak edip ne söylediğini dinledim. İnanılır gibi değildi, edebiyatçı lafı evirip çevirmiş, yine aynı yere getirmişti, yine felsefeciden söz ediyordu. Nasıl öfkeli, nasıl kararıyor, nasıl kızarıyor konuşurken görseniz… Adamın nefreti bir nebze olsun soğumamış, ölmesi yetmemiş ona, doyamamış nefrete, hâlâ aynı şeyleri tekrarlıyor… Söylediklerinin belgesele girmesi mümkün değil, bağlamı farklı, boşa konuşuyor, soruya cevap vermiyor aslında… Bildiğin enerji kaybı…

Niye filan diyordum, sonra dank etti, şunu fark ettim. Adam böyle kurulmuş, onu hayata bağlayan bir nefret bu… Başka türlüsünü bilemiyor. Başka türlü bir algısı yok. Sen tutup bu nefreti elinden alırsan, gereksizleştirirsen boşluğa düşecek...

Bill Brandt















Salı, Kasım 21, 2017

Sıralama


Dan James'in Mosquito'sunda (2005) birbirini izleyen karelerde-sayfalarda bir erkek çocuğunun okuduğu kitapların değişimi anlatılmış. Anne kucağında Seuss ile başlıyor okuma serüveni. İlkokul çağında Tenten ve Roald Dahl geliyor. Ergenlikte okunanları yukarıdaki karede görüyorsunuz. Elde Lovecraft ve kenarda Kafka. Yirmili yaşlarda koyverilen sakal ve bıyıkla gelen yazar ise Borges.

Bizde olsa/ben olsam nasıl bir sıralama olurdu diye düşündüm, Türkiye'de Lovecraft'la büyüyen pek yok  mesela. Poe desek, hadi belki. Eskiden olsa en azından başlangıç noktasında uzlaşırdık, hepimiz Cin Ali okurduk. Şimdi o da yok. Devlet okulları, özel okullar, herkes kendine ve meşrebine göre bir şeylere değer veriyor, bir diğerini yok sayıyor. 

Benim listemde Cin Ali'den sonra Milliyet Çocuk, Enid Blyton veya Kemalettin Tuğcu gelirdi, daha sonra Tarkan çizgi romanı... Ne garip bir karışım! İlk gençliğim için Mehmet Eroğlu derim hemen, sonra oburlaştım, başka başka yazarlar, tek bir isimle anlatılamayacak bir çeşitlilik. 

Seksenli yıllarda ergenliğe girenler, büyüklerinden, okur yazar öğretmenlerden galiba en çok Orhan Veli ve Sait Faik  isimlerini duyarlardı. Hürriyet, İnce Memed'in galiba üçüncü romanını tefrika etmişti de Yaşar Kemal'le tanışmıştım. Benim aile ve okul çevremde en çok bilinen yazar, açık ara, Aziz Nesin'di. Hep söylüyorum, seksenli yıllarda, galiba 1983'ten filan itibaren her çıkan yerli romanı okudum, şimdi bunu yapabilmek imkansız, bir kuşak neyi çok okudu, ölçebilmek artık o kadar kolay değil. Takip edilemeyecek ölçüde çok yayın çıkıyor...

Pazartesi, Kasım 20, 2017

Marx Göğe Yükselirken


Kapital Manga’nın ilk bölümünde taşralı bir gencin, baba mesleği peynirciliği, zengin olma hırsıyla, endüstriyel bir üretime dönüştürme süreci anlatılıyordu. Kalfalıktan fabrika sahipliğine geçerken, çevresiyle ilişkileri değişiyor; rekabetçi piyasa koşulları karşısında inandığı değerlerin başkalaşması çeşitli yan hikâyelerle resmediliyordu. Örneğin çocukluk aşkının fahişelik yapmak zorunda kaldığını öğreniyor, gönlünü titreten bir başka kadının yatırımcı ortağı Daniel’in sevgilisi olmasını engelleyemiyordu. Babasıyla arasının bozulması, işçileri her defasında daha ağır koşullarda çalıştırmaktan hazzetmemesi, günbegün bozulan psikolojisinin eşliğinde ‘izleniyordu’. Doğrusu, politik bir hikâyede, hele ki Kapital uyarlamasında ‘hım hım eden bir öğreten adam’ yerine yan hikâyelerin kullanılmasını, soap opera kıvamını ve faş eden erkeklik krizini ilginç bulmuştum.

Bir devamlılık bekliyordum, yanılmışım. İkinci bölüm, yan hikâyeleri tamamlamayan ya da onları bütünüyle unutarak, bu bölüme özgü gerilimler çıkartan bir içerik taşıyor. İkinci bölümü, ‘bize’ bakarak Engels anlatıyor ki bu, Kapital özetinin tahkiyeyi alt etmesi anlamına geliyor. Örneğin kahramanın yaşadığı cinsel ve romantik gerilimler bu bölümde hiç hatırlanmıyor. Kadınlar hikâyeden bütünüyle çıkıyorlar. Mesele, erkekler arasında cereyan eden, ekonomi ve siyasetin konuşulduğu tipik bir Kapital prospektüsüne dönüşüyor. Tipik diyorum çünkü geçmişte ve yakın zamanlarda, Türkçede ya da başka dillerde yayınlanan Kapital uyarlamalarından pek bir farkı yok bu bölümlerin. Haksızlık etmeyeyim, bu kez Japon kırsalından (oysa Britanya’da geçiyordu hikâye) sıralanıyor tenakuzlar. Temel kavram ve yaklaşımlar gündelik hayatın içinden, basitleştirilerek ve mutlaka esprilerle betimlenir hep, yine öyle anlatılıyor. ‘Çocuklar veya halk anlayacak mı?’ gibi bir ebeveyn/öğretmen endişesiyle betimlendikleri için bu bölümleri çizgi roman değil resimli anlatım sayıyorum. Bir başka deyişle, ikinci bölümde uyarlamaya dair sadakat ve ideolojik hassasiyet kurguya galebe çalmış, barizleşmiş, niteliğini baştan ayağa eksiltmiş.

Yine de en azından finalde, sürekliliği olan, tansiyonu yüksek bir bölüm sahnelenmiş. İlk kitaptan tanıdığımız, suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi, yaşadıkça çaresizliği artan fabrika işçisi Karl, trajik bir cinayete tanık oluyor. Kıyametvari bir mali kriz esnasında, borçları yüzünden batmak üzere olan bir atölye sahibi, kasasındaki paralarla kaçmaya çalışan Banka sahibini bir sokak arasında öldürüyor. Karl, ölenle öldüreni umursamadan, katilden bankaya yatırdığı kadar parayı kendisine vermesini istiyor. Katil de bir sus payı gibi o paranın iki mislini kendisine uzatıyor. Böylelikle erdemli işçimiz, cinayeti görmezden gelerek ve parayı alıp kaçarak en önce dürüstlüğünü kaybediyor. Bu türden çelişkilerin resmedilmesi anlatıyı güçlü kılan nişler. Şaşmaz-sapmaz bir işçi klişesi olmaması gerçekçi. Diğer yandan Marx ve Engels’i göğe yükselen melekler gibi göstermek, endüstri öncesi üretimi ve ailevi dayanışmayı çözüm/kurtuluş yolu saymak gibi oldukça naif, saflığı sırıtan ve kolay zedelenebilecek bir son söz taşıyor kitap. Para kokan, müstehzi ve mağrur Daniel ile kendi kendine yeten, durgun bir yüzle dervişane konuşan Çiftçi/Peynirci Baba dışında herkesin mağlup olduğu bir hayat resmediliyor. Üstelik Marx, bize, kolektif değil açıkça bireyci bir mesaj vererek, kuşkuculuğu ve dirayeti elden bırakmamızı öneriyor. Kuşkuculuğa ve izaha diyeceğim yok ama uyarlama adına itirazlarım var.

Robin’in tehlikeli bir maceradan kurtulup babaevine dönmesiyle taçlanan, geleneği ihyacı bir iade-i itibar Kapital Manga’nın ana çizgisi olunca benim aklıma Marx’tan çok Polanyi geliyor. Ona göre, piyasa güçleri, ekonomiyi geleneksel toplumsal ilişkilerden koparınca insanlar cemiyet, etnik köken, din ya da dışlanmaya direnecek farklı kültürel temelleri esas alan bir dayanışma arayışına girerler. Polanyi, bireysel kazanç güdüsünün insan doğasının temel güdüsü olmadığını düşündüğü için maişetin çok farklı biçimlerde sağlanabileceğine inanır. Karşılıklı saygı temelinde toplumsal ilişkilerin ve medeniyetin değişebileceğini umut eder diyelim. Hal bu olunca, uyarlamayı yapanların her ne kadar Marksist kavramları refere etseler de başka saiklerle bir gelecek tasavvur ettiklerini düşünüyorum. Doğruluğunu hiç tartışmadan yazıyorum, hani Japonlar, geleneklerini yitirmeden modern olmayı başarabildiklerini düşünürler ya, uyarlama sahipleri bu resmi kanıya kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Geleneklerimizi korursak, büyüklere olan sevgimizi, mesleğimize olan sadakatimizi yitirmezsek, bize hep çalışarak ve sırtını dönük vaziyette konuşan köylü gibi kapitalist arzulara direnebiliriz buna göre. Kapital söz konusu olunca öyle olmaması gerekiyor elbet. Edip Cansever’in dizesini hatırlatıyor ve yazıyı bitiriyorum: ‘Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum’.

[Bu yazı daha önce Radikal Kitap'ın 5 Şubat 2010 tarihli sayısında yer almıştı.]
Related Posts with Thumbnails