Pazartesi, Ağustos 21, 2017

Efemine


Uzun yazmak gerekiyor, not düşmüş olayım, pantolon giyen ve sigara içen kadınlarla ilgili sayısız yazı ve karikatür var. "Kadınların erkekleşmesi" 1940-60 aralığında erkek yaratıcılarımızı epeyce meşgul etmiş olmalı ki biteviye konuşmuşlar, alay etmişler, eleştirmişler...

Tef'in kapağında iki erkeksi kadın, "kapak kızını" küçümsüyor: "Güzel olmasına güzel ama biraz efemine değil mi?"

Dünyaya farklı bakması ve muhalefet etmesi gereken bir mizah dergisi, kadınların görünürlüğünden ve meydan okuyuculuklarından, erkeklerle eşit olmalarından neden rahatsız olur ki... demek pek akıllıca değil. Başka bir zamanın mantığından ve iradesinden, tepkilerinden söz ediyoruz.

Mizah dergileri, çoğunluk değerlerine dayanarak varolurlar. Ellili yıllarda konuşulan ve kabul gören bir espriyi, tam da o zamanda kapağa taşıyıp yinelemişler.

Doğru ya da yanlış dediğimiz şeyleri iktidar üretir. Doğrunun ve yanlışın kaynağı olan iktidar, söylemi üretip çoğaltırken, meşrulaştırırken kendi varlığını da üretip çoğaltır, meşrulaştırır. Bir başka ifadeyle doğru ve yanlış, iktidarın parçasıdır, ihtiyacıdır. Tuhaf gelmesin, en az doğru kadar yanlış da iktidarın varlığını pekiştiren, yok edilmemesi gereken, ihtiyaç duyulan bir durumdur.

Popüler kültürse daha garip işliyor.

O gün için o kısa saçlı, sigara içen, pantolonlu kadın "yanlış", "düşman" ve doğru kadın modelinin karşıtıdır. Çoğunluk değerlerinin belirleyicisi olarak iktidar, hem o karşıtlığı onaylar hem de o karşıtlığın varolmasını ister.

Popüler kültürün garipliği de burada kendini gösteriyor. "Kötü" ve "yanlış" olan, arzu uyandırıyor ve ilgi çekiyor. O kısa saçlı erkeksi kadın zaman içinde normalleşiyor, ticaretin ve modanın parçasına dönüşüyor. "Kötü" ve "yanlış" olan, zaman içinde "iyi" ve "doğru" oluyor, forma değiştiriyor.

Kamusal alan tartışmalarında popüler kültürün işlev ve etkisi, adam akıllı akla getirilmiyor.

Pazar, Ağustos 20, 2017

Perşembe, Ağustos 17, 2017

Suat Gönülay


Başka bir şey: Kendimi çoğunlukla çizgi romancı gibi göremiyorum.

En Önemli Fark: Avrupalı çizerler en iyi işlerini kırk yaşından sonra çıkarıyorlar. Neden bizim çizerlerimiz hep yerinde sayar, bir türlü anlayamamışımdır. Bu, bizdeki bütün sanat dalları için geçerlidir. Bu yüzden hiçbir sanat dalımız doruğa ulaşamamıştır. Başarılarımız bir yerde bitiyor ve arkası gelmiyor .

Heavy Metal: Beni en çok etkileyen çizerler Heavy Metal dergisinin çizerleri... Yani Moebius, Gimenez ve Liberatore gibilerini kastediyorum .

İlk Hikâye:  İlk kısa hikâyemi Gırgır'da çizdim (Çok Yalnızım). Aslında ilk hikâyem Galip Tekin'in yazdığı ve Fırt'ta çıkan bir buçuk sayfalık çizgilerdi. Gırgır'da dört hikâye çizdikten sonra Limon'u çıkarmaya başladık ve...

İstanbul ve Köylüler: İstanbul ülkenin çeşitliliğe sahip tek şehri. Bir öykü ya da karikatür için en ideal malzeme. Köylülük meselesi, onların uyumsuzlukları, karşılaşmalar çok önemli. Dergilerdeki tiplemeler ya köylüdür ya şehirli olmaya çalışan köylüdür, karşısında bir kentli vardır. Bu şehirde bu kadar çok köylü olmasa Oğuz Aral dergilerinin bugüne kadar varolabileceğini sanmıyorum.

Kahraman: Her şeyi başaran, her türlü güce sahip bir kahraman yapmak istemedim. Ne kadar fantastik olursa olsun her şeyin bir mantığı olmalı, hiç bir şey havada kalmamalı...

Türkiye'de yapılan çizgi romanlar: Hep eksik ve düzeysiz. Ya konudan ya çizgiden, bir hafta olmazsa öteki hafta falso veren, istikrarsız bir romancılık furyası almış başını gidiyor. Buna ben de dâhilim ama mücadele halindeyim. Şöyle film gibi, adamakıllı başlayıp adamakıllı biten romana pek rastlamadım. Galip Tekin'in bir iki romanı ve benim Kuvvacı’m, Sultan Ahmet'in Kamburu ve albümündekiler, İlban Ertem'in Milli Piyango’su, belki Nuri Kurtcebe'nin eski Gaddar’ları ise iyi birer örnek sayılabilir. Oğuz Aral'ın eski Utanmaz Adam'ları da istikrarlı birer roman örneği... Şu sıra senaryosunu baştan sona bitirip, dokümanını toplayıp, baştan sona eskizini kareleyip, sonra da kâğıda geçme disiplini ile roman yapan adam yok. Avrupa'da bu disiplin olmadan çizilen bir çizgi romanın ise hiç şansı yok .

Kalp ve pişmanlık: Tasavvufta pişmanlık olarak adlandırılan, algı sıçraması sağlayan utanma ve pişmanlık gibi duyguların kolektif bilinçaltında yaratabileceği etki hakkında bir yorum bu. Bu etkinin küçük bir lokanta ya da sokaktaki sonuçlarını gösterdim Pişmanlıklar Sokağı insanın kalbidir.

[1987 yılında mektuplaşmıştık Suat'la, sorular sormuştum, cevaplamıştı. Söyleşiyi bir yerde kullanmış değilim. Yıllar sonra Serüven dergisi için evirip çevirmiştim ama orada da yayımlamak nasip olmadı. Üzerinden otuz yıl geçmiş...]

Çarşamba, Ağustos 16, 2017

O yıl bu filme gitmiştim


Dün, Funda kütüphaneden benim için çekmiş, 1979 yılından bir gazete ilanı. O yıl, bu filme gitmiştim. Babam, abimle beni -ne yazık ki artık varolmayan- Batı Sinemasına götürmüştü. Heyecanla sinema önüne geldiğimi, kalabalıktan şaşırdığımı, içim içime sığmadığını hatırlıyorum. Gişe önünde uzun bir bilet kuyruğu vardı. Eskiden filmlerin gösterimde kaldığı her hafta, "zafer haftası" olarak nitelenir, gazete ilanlarında seyirciyi cezbedecek ölçüde vurgulanırdı. Süpermen, haftalarca oynamıştı. Erken saatlerde tüm seansların bileti tükeniyordu. Biz de bilet bulamamıştık da tam eve dönecekken babam karaborsadan almıştı. Bileti satan adamın, babamın yanına yaklaşması "dün gibi aklımda" derler ya, aynen öyle.  Karaborsa nedir bilmiyordum, üçe alıyor beşe satıyor filan denmişti.

Süpermen filmine kadar benim serüven tahayyülümü westernler ve onlardan farklı olmayan kılıçlı kahramanlar belirliyordu. Bu algı, bende uzun yıllar değişmese de filmden etkilenmiştim. Bugün çok anlaşılmayacak ama filmlerin tekrar tekrar seyredilme imkanı video çıkana kadar diyelim, eskiden yoktu. Televizyonda haftada bir ya da iki film oynardı. Filmlerle her yerde karşılaşmıyorduk. Eş dost sohbetinde, misafirliklerde filmler anlatılırdı. Kıymetli ve az bulunan şeylerdi filmler. O alışkanlıkla  filmi seyredemeyen yaşıtlarıma sayısız kez Süpermen'i anlattım. Seyredebildiğim için  şanslı ve itibarlı sayılıyordum.

Salı, Ağustos 15, 2017

Yalancı Peygamber Tavsiyeleri


Uçarılığı Orhan Veli'den, disiplini Aziz Nesin'den, çalışkanlığı Orhan Pamuk'tan almalı. İyimserliği Oğuz Atay'tan, derin sulara dalmayı Tanpınar'dan öğrenmeli.

Muziplik ve ironi için dileyenler bana başvursunlar, onlara bir reçete yazabilirim (Hep doktorlar mı reçete yazacak?). Kıkırdamak için İhsan Oktay'a  bakılmalı. Saat tamiri için Şule Gürbüz'e.

Tutku deyince Tomris Uyar, melankoli deyince Tezer Özlü, sokak deyince  Orhan Kemal, heyecan deyince Sait Faik mırıldanmalı. Denize karşı bağırmalı, dağın sesini dinlemeli, saksağanları seyretmeli...


Betonu delmeli, betonu delmeli...

Pazartesi, Ağustos 14, 2017

Nostalji, Endorfin ve Saflık


Nostaljyi sevmiyorum. Böyle söyleyince pek anlaşılmıyor. Nostaljiye hiç kapılmıyorum, hiç bulaşmıyorum demiyorum. Hepimiz az ya da çok, geçmişi yadederiz, güzel ve neşe dolu hatıraları konuşur eğleniriz. Hatırladıkça ruhumuz-bedenimiz endorfin salgılar ve mutlu oluruz.

Benim meselem, galiba, nostaljinin sahici sayılmasıyla ilgili. İnsanlar inanmak istiyorlar. Bir saflık rüyasına kapılamıyorum. Eskiden siyaset başkaydı, futbol güzeldi, şehir şahaneydi, insanlar latifti, İstanbul benzersizdi, edebiyat muazzamdı, gazeteler sahiciydi, ilişkiler hoş, aşklar, konuşmalar, muhabbetler, tanışmalar tatlıydı vs... iddiasına, rüyasına inanmıyorum.

Daha da açık yazayım, bunları palavra olarak görüyorum. Bu palavraları sadece yaşlılar da tüketmiyor, dikkat kesilerek bakarsanız, her yerde her şekilde görüyorsunuz.

Saf ve bozulmamış olan bir merhale, bir zaman aralığı veya insanlık evresi hiç olmadı. Saflık, ideolojik bir yanılsamadır, insanlar, hayat ve zaman kirlidir.

Böyle söyleyince de yanlış anlaşılıyor, açayım, bana kalırsa, iyilik dahi o kirliliğin içinden çıkar. Farkındalık taşımayan bir iyilik mümkün değildir.

Pazar, Ağustos 13, 2017

“Mizah dergileri her zaman çok konuşulan dergiler oldular”


İki yakın arkadaş, üstelik adaşlar. Otuz yıla yaklaşan bir dostluğun yanı sıra çizgili sanatlara ilişkin ortak bir tutkuları var. Levent Cantek, her hafta biraraya gelemeseler bile mutlaka telefonlaştıklarını, yerli ve yabancı çizgili kitapları, dergileri ve üreticilerini konuştuklarını söylüyor. Levent Gönenç, Anayasa Hukuku profesörü ve halen Ot dergisine çizgileriyle katkıda bulunuyor. Cantek ise üniversiteden istifa ederek ayrılmış eski bir akademisyen, başta Ankara Üçlemesi olmak üzere çeşitli çizerlerle grafik romanlar üretiyor. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Muhalefet Defteri: Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür, ikilinin ortak çalışmalarının toplandığı bir tarih ve inceleme kitabı. Cantek ve Gönenç, birkaç yıl önce aralarında konuştukları ve mesele ettikleri konuları yazıya dönüştürmeye karar vermişler. Bir makaleyle başlayan ortaklıkları sonunda bir kitaba dönüşmüş. İkiliyle mizah dergileri hakkında söyleştik.

Mizah dergileri özellikle Penguen’in kapanması sırasında çok konuşuldular. Artık mizah dergisi okumuyor muyuz yoksa bu geçici bir durum mu?

Levent Cantek- Toplamda dergi satışlarında bir düşme var ve bu durum sadece mizah dergilerine özgü bir düşme değil. Ot, Kafa veya Bavul gibi dergilerin görece yüksek satışı aldatıcı olmasın. Son on yılda dergi satışlarında önemli bir gerileme oldu. Mizah dergilerinin çok satışlı olmasına alışıldığından ister istemez yadırganıyor. Ben özellikle üreticilerini çok etkilediğini düşünüyorum. On yıllarca büyük ilgi görmüşsünüz, sonra birdenbire satışlar düşüyor, telifler düşüyor. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar bu yüzden. Romantik çıkışlar, büyük kahırlanmalar olacak ister istemez. Gazı kaçmış gazoz diyeceğim yanlış olmasın, hissiyat olarak iyi değiller, yeni hamleler yapamıyorlar veya iştahlarını çabuk kaybediyorlar. Bitti bu iş sözüne en çok onlar kızıyorlar ama en çok onlar bu hissiyata kapıldılar gibi görünüyor. Pek çok nostaljik yazı okuyacağız o yüzden. Yeni duruma adapte olmak zorundalar. Anlattıkları hikâyeleri değiştirmek zorundalar.

Levent Gönenç- Eğer sadece satış rakamlarına bakacak olursak gerçekten artık mizah dergisi okunmuyor diyebiliriz. Ancak bu mizah dergilerindeki işlerin okunmadığı, talep edilmediği ya da takdir görmediği anlamına gelmiyor. Sosyal medya paylaşımlarına baktığımızda mizah dergilerinde yayımlanan yazıların, aforizmaların, karikatürlerin sürekli dolaşımda olduğunu ve geniş kitlelere yayıldığını görüyoruz. Dolayısıyla mizah okunuyor ama belki mizah dergisi yoluyla ve mizah dergisi biçiminde değil. Tabii bu son toplamda mizah dergilerinin satışlarının önemli ölçüde düştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Bir de şuna değinmeden geçemeyeceğim; toplum olarak mümkünse bir ürünü veya hizmeti para vermeden almayı tercih ediyoruz. Bu mizah dergileri için de böyle. Örneğin bir öğrenci yurdunda bir öğrenci para verip mizah dergisi alıyor, o dergi yurtta elden ele dolaşarak bütün öğrenciler tarafından okunuyor. Bunu yaparken şunu hiç düşünmüyoruz; bu dergilerin yaşaması için satmaları gerek.

Satışlardaki düşmeyi neye bağlıyorsunuz?

Cantek- Tek bir neden sayamayız. Ülkenin içinde bulunduğu duruma, yazılı basının daralmasına, mizah üreticilerinin yaşlanmasına, sosyal medyanın büyümesine ve mizah dergilerinin rakiplerinin çoğalmasına, eğlence alışkanlıklarının değişmesine, zamanın hızına… Çok şey sayılabilir.

Gönenç- Cantek’in söylediği gibi tiraj kaybı pek çok sebebe bağlı olabilir. Şunu da görmemiz gerek; mizah dergilerinin satışları başka ülkelerde de pek iyi gitmiyor. Örneğin, dünyanın en köklü mizah dergilerinden bir olan Amerikan MAD dergisi ilk yayımlanmaya başladığı 1961 yılında 1 milyon küsur satarken bugün tirajı 120.000-130.000’lere düşmüş durumda. Aradan geçen elli yıldan fazla sürede nüfusun da arttığını göz önüne aldığımızda durumun vehameti daha iyi anlaşılabilir.

Cantek- Mesele nedeni tespit etmek değil bence. Yeni koşullara adapte olmak. Bu durum bugüne özgü değil çünkü. Mizah dergileri artık bu kadar kalabalık kadrolarla çıkamayacak. Üreticileri ister istemez daha çok çalışmak, daha az ilgiye ve okura alışmak zorundalar. 


Mizah dergilerinin asıl okurları kimler?

Cantek- Gırgır’dan sonra daha çok gençler oldular veya üreticileriyle okuyucuları arasındaki yaş aralığı Gırgır’la birlikte çok daraldı. Gırgır öncesinde mizah dergilerini memurların, orta sınıftan erkeklerin okuduğu söylenir. Ne dersek diyelim dergiler yayınladıkları her dönemin popüler yayınları oldular. Popüler olmak neyi gerektiriyorsa onu yaptılar, çoğunluk değerleriyle uyumlu oldular, bu değerlerle uyumsuzluk gösterenleri dillerine doladılar filan ama bunu hep genç bir dille yaptılar.

Gönenç- Ben de mizah dergilerinin asıl okuyucularının gençler olduğunu düşünüyorum ancak bu tespiti biraz detaylandırmak gerekiyor. Mizah dergileri açısından paradoksal bir durum söz konusu bence. Şöyle ki, Gırgır’ı bilen, Gırgır kadroları tarafından çıkarılan benzer dergileri takip eden kuşaklar mevcut mizah dergilerini pek beğenmiyorlar. Bir tür nostaljik hassasiyet diyelim. Öte yandan günümüz gençliğinin mizah anlayışı da mevcut mizah dergilerininkinin ötesine geçiyor çoğu zaman. Gezi olayları sırasında gördük bunu; öylesine dinamik, öylesine pırıltılı bir bakış açısı var gençlerin. Bu durumda mizah dergilerinin işi gittikçe zorlaşıyor. Hangi kitleye, neyi, nasıl anlatacakları üzerine tekrar düşünmeleri gerekiyor.

Mizah dergileri hep en çok satan dergiler mi oldular?

Cantek- Tek tek örneklere ve dönemlere bakarsak, hemen akla gelen isimleri sayarsak, bu soruya evet demek gerekiyor.

Gönenç- Şunu da ekleyelim, mizah dergileri sadece en çok satan değil, en çok konuşulan dergiler de oldular çoğu zaman. Dergi kapakları, dergilerde çıkan yazılar ve özellikle dergilerde karşımıza çıkan tipler popüler kültürün ve gündelik hayatın bir parçası oldular.

Sosyal medyanın mizah dergilerinin katili olduğu söylenir, katılır mısınız buna?

Cantek- Buna mecranın, aracın değişimi olarak bakmak daha doğru. İnternet, televizyon, sinema, gazete, dergi ve telefon, hepsi tek bir mecrada birleşsin isteniyor, en azından gidişat o yönde. Otuz yaş altı nüfusun gazete okumadığı söyleniyor, araştırmalar bunu gösteriyor. Öte yandan sosyal medyanın büyümesi, bir derginin tanınırlığına da katkı sağlıyor. Buna katil-kurban ikilemiyle bakmak doğru değil. Yüz yıl önce, sinema, tiyatroyu öldürdü deniyordu, öyle bir şey olmadı. Sosyal medya da mizah dergilerinden etkileniyor, onu taklit ediyor. Burada önemli olan,  mizah dergilerinin sosyal medyada olmayanı yakalayabilmesi, orada olanı anlatabilmesi. Mizah dergileri, televizyondan çok etkilenirlerdi, çok daha sonra televizyonda anlatılmayanı anlatarak ayakta kaldılar. Peki bu mümkün mü? Mümkün olması için çalışmak ve düşünmek, insanı dinamikleştirir. Dergide anlatılan hemen sosyal medyada yinelendiği için olamaz-yapılamaz veya dakikasında tavsar gibi görünebilir. Ben uzun süredir ısrar ediyorum, bir dergi, bir roman, bir çizgi roman artık bu süratle yarışamaz, yavaşlığı anlatmak zorundayız, yavaş anlatmak zorundayız. Popüler olan karşısında alternatif bir alt kültüre yoğunlaşılması gerekiyor.

Gönenç- Ben bu noktada Cantek’ten biraz farklı düşünüyorum. Öncelikle şu bir gerçek; dijital ortam bir yandan mevcut birikimin dolaşımda kalmasına hizmet ediyor. Örneğin bugün Milli Kütüphane’nin sayfasından Osmanlı döneminde çıkmış mizah dergilerinin hemen hemen tümüne ulaşmak mümkün. Bununla birlikte örneğin haftalık mizah dergilerinin kısmen ya da tamamen dijital ortamda paylaşılması bu dergiler açısından “öldürücü” bir etki yaratıyor. Bu paylaşımlar bu dergilerin popülaritelerine katkıda bulunuyor, bunu kabul ediyorum ama bu popülarite satış rakamlarına olumlu bir biçimde yansımıyor. Ben sosyal medyayı ve interneti bir tür “büyüteç” gibi görüyorum. Büyüteçteki görüntü büyük. Örneğin bir karikatür yüzbin kere tıklanmış ya da paylaşılmış. Oysa gerçekte cismin boyu aynı. Yani o karikatürün yer aldığı mizah dergisinin satışı tıklanma sayısının onda biri bile değil.


Son soru şu, mizah dergisi okumak bize ne kazandırır?

Cantek- Fayda açısından bakmayalım ama mizah dergileri bir meseleye ve yaşanan zamana başka türlü bakarlar, biraz ters köşeden konuşurlar, mutlaka ironik ve zihin açıcı bir şeyi dile getirirler. Bunu yapmak kolay iş değil, her zaman bu kıvamı tutturamazlar ama denerler. Sonuçta ne demişler diye bakmamız gerekir. Meseleye sadece siyaset açısından bakmayın, kapak karikatüründen, siyasetle ilgili bir espriden söz etmiyorum. Mizah dergileri, gündelik hayatı “konuştururlar”, yaşanın zamanın karikatürünü çıkarırlar. Az şey değildir bu. Ben memleket tarihine bakarken mutlaka dikkate alınmaları gerektiğine inanıyorum.

Gönenç- Mizah dergilerinin belge niteliği var kuşkusuz. Yani bir toplumun yaşadıklarını anlayabilmek açısından mizah dergileri bize çok önemli ipuçları veriyor. Bununla birlikte okuyucu karşısına çıktıkları gün itibariyle düşündüğümüzde mizah dergilerinin toplum açısından rahatlatıcı bir işlev gördüklerini de söyleyebiliriz. Yani mizah dergileri toplumda var olan sıkıntıları, belki biraz da abartarak sayfalarına taşıdıklarında, bu sıkıntının muhatabı olanlar kendilerini biraz daha iyi hissedebilirler. Yani bir mizah dergisinin kapağında o haftaya ait bir meseleye veya bir siyasetçiye ilişkin bir karikatür gördüğümüzde; “Off ! Taşı ne güzel gediğine koymuşlar !” diyerek güne daha güzel başlayabiliriz. Tabii bunu çok abartmamak gerek ancak mizah dergilerinin hayatımıza böyle olumlu bir katkısı olduğunu da kabul etmeliyiz.

Söyleşi: Ayşen Çelebi
Söyleşi daha önce Edebiyat Haber'de yayımlanmıştı.

Cumartesi, Ağustos 12, 2017

Bulut Bulut Üstüne


Ethem Baran gündelik hayattan yalın kesitler aktarmadaki, herhangi bir insanın başına gelebilecek herhangi bir olayı anlatmadaki ustalığına sağlam bir halka ekliyor Bulut Bulut Üstüne’yle. Karısını bir başkasından kaçırarak evlenen adamın, karısının şimdi de bir başkasına kaçabileceği kuşkusunu; bir türlü yaşadıkları yerden kopamayan, kendilerini orayı bekleyen deniz fenerleri olarak gören kasabalıları veya hiç kimsenin tanımadığı, kıyıda köşede kalmış yazarları… Hepsini bir sarrafın mercek üzerinden eğildiği değerli bir kuyummuş gibi inceliyor, ince ince yazıyor.

Pazartesi, Ağustos 07, 2017

Küçük Bir Ara


 İzleyenlere ve merak edenlere, acaba bugün ne demiş, amman aman hemen okuyalım, bu bi bakalım diyenlere söylemiş olayım, küçük bir ara veriyorum,cuma günü görüşürüz.

Son Okuduklarım 18


Öfke, sevdiğim bir yazarın Roth'un iyi bir romanı. Üst üste iki romanını okudum Roth'un. İkincisine aşağıda değineceğim ama Öfke açık ara daha iyi bir tahkiye içeriyor, güzel bir büyüme hikayesi bence. Filme de uyarlandı. 1914, soğuk denecek bir mesafeyle yazılmış bir savaş romanı. Aynı yöreden insanların savaşla birlikte nasıl savrulduklarını anlatıyor. Savrulma yanıltıcı olmasın, yazar bağırarak anlatmıyor bunları. Rutini betimliyor. Une Saison en Egypte, oryantal bir çizgi roman. 19.yüzyılın son çeyreğinde Mısır'a gelen iki Rus'un aşk ve rekabet dolu hikayesi. Aynı kadına aşık olan ve onun uğruna yollara düşen iki adaın hikayesi de diyebilirdim. Finale bayıldım. Çizgiler şahane değil ama storytelling gayet iyi...Öfke Günleri, Holloway'ın en iyi kitabı değil belki ama manifesto havasındaki tek kitabı galiba. Alt başlık, "Paranın Hükümranlığına Karşı Öfke" olarak seçilmiş, haliyle heyecanlı ve iddialı bir politik metin. Heyecanı ilgi çekici, bu tür metinleri kaçırmamaya çalışıyorum.

Bir Çöküşün Öyküsü, Zweig seviyorsanız ilginizi çeker, biyografilerini andırıyor. Gözden düşen ve Paris'ten uzaklaştırılan aristokrat kadının, yukarıyaa ve çevresine karşı varolma mücadelesi anlatılıyor. Aldatma, bir çiftin sevişme sonrası diyalogları üzerine kurulu. El hak, ilginç şeyler yok değil ama beni sarmadı. İşte Rembrandt, sevdiğim türden ressam hikayelerinden. Rembrandt, hem çok çalışkan hem çok müsrif bir dehadır, bilmeyenler için çarpıcı hayatı iyi özetlenmiş. Öte yandan içerde resimlere eşlik eden ilüstrasyonları beğenmedim. Why The Knşights Disappeared, yazarı Trillo nedeniyle okuduğum hafif erotik hafif mizahi üç bölümlü bir çizgi roman albümü. Şahane değiller, mantık ve tahkiye olarak doksanlı yıllarda kalmışlar. Nostaljik geldi bana, biraz da o sebeple okudum, sonunu getirdim.

Tatil sonrası devam edeceğim.

Pazar, Ağustos 06, 2017

Kayıp caddenin izinde


Polisiye anlatılar, malumunuz, sadece bir cinayet vakası değildir, gazete haberlerinden ve adli raporlardan fazlasına ihtiyaç duyar; bir hikaye değeri taşımalıdır. Gerçekçi olmalı, o vehmi okura hissettirebilmeli ve sonuçları itibarıyla bize inandırıcı gelmelidir. Polisiye hikaye, mutlaka ama mutlaka, atmosfer yaratmaktır; fonda karanlık bir şehir, teşhir edilen kirli ilişkiler, gece yaşayanlar, uyumsuz karakterler, jargon ve argo demektir. Uzun uzun yağan yağmur, dinmeyen bir tipi, dağılmayan sis, bitmeyen bir gece, ürkütücü bir yeknesaklık, tekinsiz bir tenhalık polisiyenin iştahla sahiplendiği dekorlardandır. Bunun üstüne kanlı bir cinayet, çözülmez gibi duran bir muamma ve akıl yürüten bir dedektif katılır. Merak uyandırıcı bir cinai mesele, gittikçe yükselen tansiyon ve şaşırtmacalarla hikaye dallanıp budaklanır. Klişeleri çoğu zaman bellidir ama oyunbaz kurgusu, okuru daima şüpheye düşürmelidir.

Fransız polisiyesinin temel taşlarından sayılan Léo Malet, türün hakkını veren, bu formülü iyi kullanan maharetli yazarlardan biri. Bizde tanınırlığı, örneğin Simenon’la kıyaslanırsa çok daha yakın tarihli; her nedense gazetelerin bolca polisiye tefrika kullandığı tarihlerde pek akla gelmemiş. Halbuki ünlü kahramanı Nestor Burma’nın maceralarını, –ilki 1943’te, sonuncusu 1983 yılında yayımlanan– otuz sekiz kitapla anlatmış. Az buz değil, neredeyse her sene bir roman yazmış. Gazetelerimizde yer alabilirmiş, olmamış, çok mu Fransız sayılmış acaba? Oysa Fransa’da açık ara bir popüler kültür fenomeni; hal bu olunca, Nestor Burma serisi pek çok mecra gibi çizgi romana da uyarlanıyor. Biz ilk uyarlamayı 2012’de Jacgues Tardi’nin imzasıyla 1956 yılında yayımlanan on yedinci Burma romanını Tolbiak Köprüsünde Hava Puslu (Brouillard au Pont de Tolbiac) adıyla okumuştuk. Tardi, 1982 yılında yaptığı bu uyarlamadan altı yıl sonra bu defa serinin ilk romanını, İstasyon Sokağı No: 120’yi (120, Rue de la Gare) ele almış, Malet’nin 380 sayfalık romanını 190 sayfalık başarılı bir albüme dönüştürmüştü. Geçtiğimiz günlerde aynı isimle bu uyarlama da yayımlandı.

İstasyon Sokağı No: 120, ilginç biçimde ilk kez savaş sırasında, 1943’te yayımlanmış, romanın zamanı da 1940’ta başlıyor ve aşağı yukarı iki yıl içinde tamamlanıyor. Alman işgali sırasında geçmesi, o gün için aktüelliği (veya bugün için sonradan kazandığı tarihselliği) polisiye aura’sını sahicileştiriyor. Nestor Burma ile esir kampında, gelen askerlerin kaydını tutan bir görevli olarak karşılaşıyoruz. Holmes’u andırır biçimde pipo içiyor, çevresini gözlemliyor, akıllı ve sakin tespitler yapıyor vs. Malet bize burada ilk bilmecesini sunuyor. Hafızasını kaybetmiş esrarengiz bir esir, ölmeden hemen önce anlamsız ve hezeyan dolu bir şeyler söylüyor Burma’ya: “Élèn’e söyleyin... İstasyon Sokağı 120 numara...” Tam bu noktada akıl yürütücümüz asıl yüzünü gösteriyor, savaş öncesinde özel dedektiflik yaptığı için olmalı, polisiye bir ilgiyle ölen adamın parmak izlerini alıyor. Çok değil, birkaç sayfa sonra Burma, evine dönerken, tren istasyonunda eski iş ortağından, hem de ölmek üzereyken aynı adresi bir kez daha duyuyor ve okuru romana isim olan muammanın peşinden sürüklemeyi sürdürüyor: “Patron! İstasyon Sokağı 120!” Mesele sadece adres de değil; Burma, trenden düşüp bayılmadan önce film yıldızı Madeleine Morlain’e benzeyen eli silahlı bir kadın görüyor. Böylelikle bulmacaya esrarengiz bir güzel de ekleniyor. 

İyi polisiyeler son sözleri, şifreli metinleri, ters köşeleri, ironi ve sürprizleri mutlaka kullanırlar. Burma, bulmacayı çözmeye çalışırken eski ortağının yazdığı kısa bir nota ulaşarak işi katmerlendiriyor. Bu not, roman ve muamma matematiği için önemli olduğundan bir kıyaslama yapacağım: Fransızca orijinalinde, “Envenant du Lyon, après avoir rencontré le divin et infernal marquis, c’est le livre le plus prodijieux de son oeuvre” diye geçiyor. Aynı not, İngilizcede “Coming From Lion, After Meeting the Divine and Hellish Marquee, This is the Greatest of his Works” diye çevrilmiş. Bizde “Liyon’dan gelende hem melek hem şeytan Markiyle tanıştıktan sonra, en değerli eseri bu kitap görüküyor,” denmiş. Fransızcada “Marquis” doğru, “prodijieux” yanlış; İngilizcede “Lion” doğru, “marquis” yanlış yazılmış, mesajdaki gizem ve ipuçları farklı tercihlerle uyarlanmış. Burma, ortağının kötü yazım diline güvenmeyerek (ve yanılarak) okuru farklı noktalara götürüyor. Dedektifin zekasına güvenerek onun yanılmayacağına düşünmek güzel bir ters köşe olmuş. Burma’yla birlikte İstasyon Sokağı 120’yi aramaya, esrarengiz güzeli soruşturmaya başlıyoruz. Polis kayıtları, eski kitaplar, çeşitli bilgi kırıntılarını birleştirerek kamptaki adamı, katili, kızı ve adresin gizemini çözmeye çalışıyoruz. İyi polisiye, çözüme okurla birlikte ulaşır ve metne ipuçlarını bırakır. Tardi, romanı görselleştirirken aynı yolu izlemiş ve katilin kim olduğunu keşfedebilmemiz için bütün ipuçlarını karelere yerleştirmiş. Öyle ki, dikkatli okur, finalden geriye doğru giderek o ipuçlarını karelerde bulabilir.

Polisiye edebiyat, inandırıcılıkla ilişkisini zamana, adalet anlayışına ve büyük edebiyat paradigmasının işleyişine bağlı olarak aralıklarla revize eder. Malet’nin polisiyeye başladığı yıllarda Holmes ya da Poirot gibi zekasıyla cinayetleri çözen dedektifler, öyle anlaşılıyor ki okura sahici gelmiyordu; salonlardan sokağa çıkan, daha aksiyoner ve daha sert birileri ilgi çekiyordu.  Nestor Burma, Holmes gibi üstün zekalı veya Chandlervari benzerleri gibi kolayca yumruklarına başvuran sert bir erkek değildi ve sanıyorum, Tardi’yi de en çok bu tarafı cezbediyordu. Tardi, yumuşaklığın çizeridir, gerek kare içi dengesi gerekse kareler arası akışkanlığında garip bir melankoli kurabilmeyi başarır. Ayrıntıcı görsel dilinde bile bu melankoliyi bize hissettirir. Frankofon estetiğinin çocuksu matbaa renklerinin aksine siyah beyaz (ve gri tramlar) kullanarak okuru şaşırtmak istediğinde de muhtemelen aynı niyeti sürdürüyordu. Coşku, neşe ya da heyecan değil, daha arada kalan melez bir hissiyat arıyordu. Belki bunu yaparak daha sahici ve sert görünmek istiyordu. Dönemi, şehirleri, duvarları belgeselci bir dikkatle istiflerken gerçekçi bir atmosfer kurarak hikayesini resmetmesi gerektiğine inanıyordu. Ürkek, kaderine razı olmuş, yenilgisini konuşamayan, bir şekilde hayatına devam eden bir Fransa var romanda. Tardi, o karamsarlığın içinde ayakta kalmaya çalışan karakterlerden de hoşlanmış bana kalırsa. Çaresiz, sıdkı sıyrılmış, birdenbire acımasızlaşabilen insanlarla hikaye gerçekçiliğini bir kere daha yükseltebilmiş çünkü. Uzun ve yavaş bir hikayeyi, iyi toparlayıp dinamikleştirerek görselleştirmeyi başarmış. Bugün çok anlaşılmayabilir, grafik romanlar edebiyatı ve yavaşlığı ustalıkla harmanlıyorlar ama otuz yıl önce Tardi, bir başkalık arıyor, çizgi roman algısını değiştirmeye, potansiyelini göstermeye çalışıyordu.

Sabit Fikir, Temmuz 2017

Cumartesi, Ağustos 05, 2017

İktidarlar, neden sevmez mizah dergilerini?


Yapı Kredi Yayınlarından Muhalefet Defteri: Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür isimli kitabı yayımlandı. Levent Cantek ve Levent Gönenç imzalı kitap, ikilinin mizah dergileri tarihine odaklanan, karikatür temelli incelemelerine dayanıyor. Mizah dergilerinin siyasetle ilişkisini, Gırgır dergisini ve yakın dönemlerde iddialarıyla gündeme gelen İslami Mizah akımının okuyabilmek mümkün kitapta. Gönenç’in ilk okuduğu mizah dergisi Akbaba’ymış, Cantek ise ilk mizah dergisi denince aklına Günaydın’ın Laklak ilavesi geldiğini, nedense önce onu hatırladığını söylüyor. Gönenç, güçlü bir mizah geleneğimiz olduğuna inanıyor ve bu geleneği inceleyen daha çok çalışma yapılması gerektiğine inanıyor: “Türkiye'de işin çok başındayız, bu konuda yabancı yayın da yapmak gerekiyor. Bu konuyla ilgilenen yabancı akademisyenler Türkiye’de ne kadar büyük bir hazine olduğunun farkında değiller. Onlara bunu anlatmak lazım.” Cantek, “memleketin çizgili sanatlarla ilişkisi yüzyıldan fazladır, hem çok hararetli hem de zengin. Anlatılacak, incelenecek çok dergi ve sanatçı var” derken ikili kitabın alana dair akademik bir ilgi yaratmasını ümit ediyor. İkiliyle mizah dergilerini ve ortak kitaplarını konuştuk.

Mizah dergiciliğini gazeteciliğin bir parçası sayabilir miyiz? Sanat ve habercilik bağlamında soruyorum bunu…
Levent Gönenç- Bence mizah dergiciliği gazetecilikten oldukça farklı bir alan. Kendine özgü bir bakış açısı ve kendine özgü bir çalışma yöntemi var mizahçıların. Bu yüzden olsa gerek, Gırgır Günaydın gazetesinin çatısı altında yayımlanmasına rağmen, Oğuz Aral ve ekibi deyim yerindeyse kendilerine ait adacıklarında özgürce mizah üretmişlerdi. Yani bağlı oldukları gazetede de onların yaptığı işin farklılığını kabul etmişti. Mizah dergiciliği ile gazetecilik arasındaki farkı anlamak için gazete karikatürcüleri ile mizah dergilerinde çizen karikatürcülerin çizdikleri de karşılaştırılabilir. Üslup ve yorum farkı hemen farkedilecektir.

Levent Cantek- Tabii biz ne desek boş. Karikatürcüler, geçmişte mesleki olarak gazeteci sayıldılar, kendilerini de gazeteci saydılar. Meslek haklarından faydalandılar. Tarihsel olarak bakarsak karikatür ve çizgi roman mecra olarak gazetelerden çıkmış ve yoğunlaşmışlar. Siyasetle ve aktüelle ilişkileri, olup bitenleri takip etmeleri gazetecilik pratiklerinden çıkmış, oralardan beslenmiş. Levent’in söylediği gazete manşetine göre çizilen ilk sayfa karikatürlerinden farklı işler yapmaları. Genel olarak dergi üreticileri, gazeteci gibi aktüeli izlemeyi sevmezler, hikaye anlatmak isterler.  Aktüeli izleyenler sayıca azdır. Yani kendilerini gazetecilik pratiklerinden uzak tutmak isterler. Sanat tartışması daha uzun bir mesele bence.Yine tarihsel olarak karikatür veya çizgi roman, önce yaygınlaşırlar, telif getiren, okur ilgisi çeken bir anlatım aracı olurlar. O yaygınlaşmadan sonra sanat iddiaları gelir. Enbaşta böyle bir iddia yoktur. İtibar arayışları sonradan gelişir demek istiyorum. Mizah dergilerinin haftalık temposu içinde sanatsal ayrıksılık her zaman mümkün değil, gerçekçi olmak gerek.

Karikatür ve mizah dergileri konuşulunca hemen Cemal Nadir ve Oğuz Aral isimleri akla geliyor. Neden başkaları değil de onları daha çok biliyoruz?

Gönenç- Ben bu listeye Yusuf Ziya Ortaç’ı da ekleyeyim. Bunun birkaç nedeni olabilir. Birincisi, bu sanatçılar çalıştıkları mizah dergilerinde lokomotif sayılabilecek işlere imza atmışlardı. Ortaç’ın başyazıları, Aral’ın Avanak Avni’si ve Utanmaz Adam’ı, Cemal Nadir’in Amcabey’i. Bunlar dergilerde en çok ilgi gören ve en çok sevilen işlerdi. Dolayısıyla okuyucu bu isimlere diğerlerine göre daha fazla aşina oldu. İkincisi, bu isimler mizah dergisi yöneticisi olarak, “tek adam” yönetimi uyguladılar. Dolayısıyla başka isimler kolaylıkla ön plana çıkamadı. Ve sonuncusu, bu isimler sadece çalıştıkları dergilerin sınırları içerisinde kalmayıp başka mecralarda da okuyucuyla buluştular. Bu da popülerliklerini arttırdı.

Cantek- Ben de şunu ekleyeyim o zaman… Her popüler mecranın itibarlı mitleri vardır, tekrar edilirler, tekrarlandıkları için hatırlanmaları da kolaylaşır. Bu iyi bilindikleri anlamına gelmiyor tabii…Gırgır, dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi denir, bu da bir mit ve doğru değil ama ne desek değişmez, tekrar edildikçe doğru olarak kabul görüyor. Bir toplumun hafızasının, popüler ikonlarının işleyişi, yaşaması veya sönümlenmesi kolay açıklanır şeyler değil…

Penguen az sattığı için kapandığı için soruyorum, ilk kez bir mizah dergisi kapanmıyor ama genel bir daralma var sanıyorum. Nedir mizah dergilerinin temel sorunu?

Gönenç- Doğru, geçmişte de mizah dergileri kuruldu ve kapandı. Hatta mizah dergileri mezarlığına bakarsanız sadece bir tek sayı yayımlanmış birçok dergiye rastlarsınız. Öncelikle eskimek, yıpranmak, tükenmek dergiciliğin doğasında var. Tüm kadroları yenilense, içeriği baştan sona tasarlansa bile bir derginin en azından ismi eskiyor. Sonuçta sadece mizah dergilerinin değil, genel olarak dergilerin belli bir ömrü var. Tabii mizah dergileri özelinde düşündüğümüzde başka faktörler de devreye giriyor. Örneğin günümüzde mizah dergileri pek çok farklı medya türüyle rekabet etmek zorunda. Televizyon ve internet bu anlamda mizah dergilerinin rolünü çalıyor. İnsanlar mizah ihtiyaçlarını buralarda gideriyorlar ve o zaman mizah dergilerine eskisi kadar ihtiyaç duymuyorlar. Bunun dışında, mizah dergilerinin asıl okuyucusu olan gençlerin mizah anlayışının çok dinamik ve yaratıcı olduğuna da işaret edeyim. Çoğu zaman mizah dergilerinin önüne geçiyorlar. Mizah dergilerinin işi bu anlamda gerçekten zor.

Cantek- Ot, Kafa ve benzeri dergiler yıllar önce de benzer bir içerikle çıkıyor ama bu kadar satmıyordu. Çünkü içerikleri yaşlıydı ve herkesin onaylayacağı ama satın almayacağı edebiyat imgelerine dayanıyordu. Şimdi genç yazarlarla yürüyorlar. Reçete bu demiyorum ama ortada onlardan daha başarılı olan bir yapı var. Bir espri, bir çizgi roman veya bir yazı, on yıl önce çıkan bir mizah dergisinde de yayımlanabilir ise orada bir yanlışlık vardır. Yeniyi aramak gerekiyor. Böyle konuşunca işin içindeki insanlar huzursuzlanıyorlar. Haksızlık etmek istemem. Yeniyi aramak gerektiğini herkes bilir, sonuçta yuvarlak laflar bunlar ama Penguen’in Uykusuz’dan önce kapanacağını hepimiz biliyorduk, heyecanlarını kaybetmişlerdi çünkü. Mizah dergilerinde bir kıpırdanma olacaksa yeni bir dergiyle ve gençlerle olacak. Ben mevcut durumda, kadrolarını daraltarak, süregelen hikâye ve anlatı pradigmasının dışına çıkmaları gerektiğini düşünüyorum.



Baskı dönemlerinde mizaha olan ilginin arttığı söylenir oysa…

Gönenç- Mizah baskıya karşı direnmenin bir yolu olmaktan çok, baskının insanlar üzerine getirdiği yükü hafifleten, insanları rahatlatan ve belki biraz daha sağlam ve güçlü kılan bir araç. İnsanlar belli bir sorunla karşılaştıklarında çeşitli biçimlerde tepki verebilirler; korkabilirler, öfkelenebilirler ya da aldırış etmeyebilirler vb. Tüm bunlar yanında bir tepki biçimi de gülüp geçmektir. Bu deyim aslında mizahın rahatlatıcı işlevine işaret eder. Mizah sayesinde dertlere, tasalara güler geçeriz. Böylece yola devam etmek daha kolay olur. Bu yüzden baskı dönemlerinde mizahın başka sanat ve fikir alanlarına göre daha fazla aranır ve talep edilir hale geldiği söylenebilir.

Cantek- Demokrasinin bir biçimde yaşatıldığı kültürlerde baskıyı tölere eden eleştirel bir mizahtan söz ediyorsak bu doğru. Yoksa kaosun olduğu, ölümlerin ve işten çıkartmaların olduğu bir ülkeden söz ediyorsak o baskı, mizah yoluyla tölere edilemez. Kayıplar büyükse mizahla yetinemez insanlar.

Siyasi iktidarlar mizah dergilerini neden sevmezler?

Cantek- Mizahtan niye hoşlanmıyorlar, kendilerine güvenmedikleri için… sürekli arkalarına bakarak yaşadıkları için. Kahkahayla başedemiyorlar. Neşe cesaret istiyor, dikkat edin iktidarlar hep elemden, ölümden, şehitlerden, düşmanlardan bahseder…

Gönenç- Hiçbir siyasi iktidar zayıf görünmek istemez. Oysaki mizah dergileri ve genel olarak mizah, güçlünün zayıf yönlerini açığa çıkarabilme kapasitesine sahiptir. Özellikle siyasi mizah söz konusu olduğunda siyasi figürlerin eksiklikleri ve yanlışlıkları abartılarak ortaya konur. Dolayısıyla mizah x ışınlarıyla güçlü, kudretli hatta yanılmaz görünen iktidarları delip geçer ve aslında göründükleri gibi olmayabileceklerini bize gösterir.

Eleştiriye tahammülsüzlük bir demokrasi sorunu mu? Dönemlere göre, yargının tutumuna göre değişen bir karikatür yargısı var sanki.

Gönenç- Bugün hoşgörü, köklü demokrasilerin tanımlayıcı unsurları  arasında sayılıyor. Yani farklı fikir ve görüşlere ve dolayısıyla eleştiri sınırları içerisinde kalan düşünce açıklamalarına tahammül gösterilmesi gelişmiş demokrasilerin vazgeçilmezi. Tabii, bunun da bir sınırı var. Örneğin nefret söylemi veya küfür ve sövme bu alana dahil değil. Dolayısıyla bu sınırlar içerisinde kaldığı sürece mizah da bu korumadan faydalanır. Burada iş büyük ölçüde bir düşünce açıklamasının suç olup olmadığına karar verecek olan yargıya düşüyor. Mizah söz konusu olduğunda yargı organı mizahın geleneğini, kültürünü ve kendine özgü söylemini göz önüne alarak değerlendirme yapmalı. Aradaki çizgi çok ince. Türkiye açısından düşünecek olursak; zaten gereğinden fazla sınırlayıcı olan normlar bir de dar yorumlandığında yarın öbür gün mizahın nefes alması imkânsız hale gelebilir.

Çizerler ve dergilerdeki üreticilerden nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Cantek- O mesele biraz karışık veya üretimle ilgili değil. Aslolan üretim çünkü, üstelik hayat çok kısa. Mizah ve çizgi roman hakkında yirmi beş yılı aşkın bir süredir yazıyorum. Geçen zamanın benim için özeti şu: eleştirenler, sanıldığı kadar eleştiriye açık değiller. Bunu anladıktan sonra takılıp kalmayacaksın, takılıp kalırsan üretimden uzaklaşırsın, cevap yetiştiren bir yaşlı adama dönüştürürsün. Bir beklentiyle yazmadık bu kitabı, bir yorum yapıyoruz, önemsediğimiz için yazıyoruz. Sanıyorum ikimiz de bu kitabı yazarak ve tamamlayarak mutlu olduk, iyi hissettik.

Gönenç- Çizerler ve dergi üreticileri, her hafta dergi hazırlamanın getirdiği bir telaş ve yorgunlukla yapıyorlar bu işi. Dolayısıyla, bu alanda geçmişte neler olmuş, kimler neler yapmış, bunlarla ilgilenmeye zamanları yok. Buna pek gönüllü de değiller. Birkaç istisna dışında çoğu genç mizah yazar ve çizeri ülkemizdeki büyük mizah birikiminin çok farkında değil gibi geliyor bana. Oysa her sanat alanında olduğu gibi, mizah ve karikatür de kültür katmanlarından oluşur ve bir devamlılık arzeder. Umarım Muhalefet Defteri böyle bir ilgi halkasının oluşmasına katkıda bulunur.



Söyleşi: Serap Uysal imzasıyla daha önce Kitapeki'nde çıkmıştı.



Cuma, Ağustos 04, 2017

Deniz Gülümsüyordu Uzaktan


Nedenler, özlemler, bir türlü akıldan çıkmayan eski günler, Alaçatı’nın sesi, hayat duvarı… Asfalt ateşi, ev çölü, yeryüzünün şimdiki hali… Yıllar sonra doğup büyüdüğü yere dönen Fikret’in yalpalayışları, eksik aşkları, üzgün ve bulanık, havaya karışan kırıklıkları. Pencerelerde çiçekler.

Deniz Gülümsüyordu Uzaktan, erken gitmenin ve geç kalmanın, bir türlü yakalayamamanın romanı.

Serhan Ergin, ustalıkla deniz kenarlarını anlatıyor. Usul usul çöreklenen yavaşlığı, yarım kalmışlığı...

Siyahi şehrin büyücüsü


Sabit Fikir'de çıkan Galip Tekin yazım...
link

Karikatürün Türkiye Tarihi


Bugün çıkan Hürriyet KitapSanat'ta Muhalefet Defteri'yle ilgili bir yazı var.

Çarşamba, Ağustos 02, 2017

Seyrüsefer Defteri 84


++ The Look of Silence (2014) sarsıcı bir belgesel, mutlaka izlenmeli (31 Temmuz). ++    Apflickorna (2011) tuhaf bir ergen filmi diyelim, İsveç'ten, bütünü değil kimi sahneleri çok başarılı (30 Temmuz).++ Tuna ile birlikte Valerian and the city of a thousand Planets'e gittik, Tuna taklit dedi, beklentim düşüktü, ben savrulmalarına rağmen beğendim (29 Temmuz). ++ Miss Peregrines Home For Peculiar Children (2016) hem kısalmalı hem de uzamalıymış, fantastik evrene daha erken girilmeliymiş (28 Temmuz).++ Berlin Syndrome (2017) inandırıcılık sorunu yok değil ama seyrettiriyor (27 Temmuz). ++ Sully (2016) Histori Çanel belgeseli gibi olmuş (26 Temmuz).  ++ Paranoia (2013) iyi bir kara hikaye olacakkken mutlu sonlu gençlik şeysi oluyor (25 Temmuz). ++ The Promise (2016) zor mesele, klişesiz ilerleyememişler, finali dökülmüş (24 Temmuz). ++ Kong Skull Island (2017) B-Movie abartısını aramışlar, bulmuşlar mı, anca nostaljinin kuyruğuna takılabilmişler diyeyim (23 Temmuz). ++ Escobar Paradise Lost (2014) merak ettiğim filmdi, ikinci yarı temposu gayet iyi bir kara hikâye olmuş (22 Temmuz). ++ İstanbul seyahati (21 Temmuz). ++ In a World (2013) sitcom olabilirmiş, o havada, o iyimserlikte bir film (20 Temmuz).++ Triple 9 (2016) başta kadro kalabalığı yüzünden karakterler ve entrika oturmasa da finale doğru iyi toparlıyor, iyi bir kara hikâye oluyor (19 Temmuz).++ Hateship Loveship (2013) potansiyeli yüksekmiş, iyimserliğe çekmişler, iyi dizi hikayesi olur (18 Temmuz). ++ The Intruders (2015) ergen işi korku-gerilim diyelim, esrarengiz eve gelen kızın dırınım dırınımı (17 Temmuz). ++ Harlots Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (16 Temmuz). ++ Below Her Mouth (2016) Cosmopolitan tarzı bir lgbt filmi olmuş (15 Temmuz).++ Syrup (2013) filmin bir enerjisi var ama gerisini getiremiyor, hele final çok öğretmen işi olmuş (14 Temmuz).++ Harlots Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (13 Temmuz).++ Still Life (2013) güzel ve iyimser bir film (12 Temmuz). ++ The Lost City of Z (2017) belgesel havasında, iyi oyunculuklar var ama kurgusundan dolayı gerilimi yok (11 Temmuz). ++ Jordskott Sea1 Ep.9 ve 10'u seyrettim (10 Temmuz). ++ The Mummy (2016) pek parlak değil, sarih değil (9 Temmuz). ++ Tuna ile birlikte Spiderman: Homecoming'e gittik (8 Temmuz). ++ Jordskott Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (7 Temmuz). ++ İstanbul seyahati (6 Temmuz). ++ Collide (2016) True Romance ikilisinden biri illegal driver diğeri böbrek hastası, aksiyon yer yer iyi, geneli vasat diyelim,(5 Temmuz). ++ Jordskott Sea1 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (4 Temmuz). ++Modus Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (3 Temmuz).++ Three Man to Kill (1980) Fransız polisiyesi, Alain Delon aksiyonu, yeniden yorumlanabilir (2 Temmuz).++ Jordskott Sea1 Ep.3 ve 4'üseyrettim (1 Temmuz).



Salı, Ağustos 01, 2017

Hasta At


Yukarıdaki resmi Edirne'de çekmiştim. Yaşlanmış, beli bükülmüş bir fayton atı kenara çekilmiş, yol kenarında bir bahçede, ağaca bağlanmıştı. O kadar kıpırdamıyordu ki, hasta ve ölecek gibiydi, üzülmüştük. "Hasta At" hep aklımda kaldı.


Yol üzerinde bir köprü altında yazılıydı "Faytona Binme!" çağrısı. Faytoncu, "turistler yazıyor, buralılar yazmaz bunu, ekmeğimiz yani" demişti.

Kuraldır, göçmenler olmasa, şehirlere dışarıdan gelenler olmasa o şehirler büyüyüp gelişemezler. Farkına varamazlar nasıl yaşadıklarını, içinde bulundukları durumun eksiğini gediğini, fazlasını aşırısını göremez, vahametini fark edemezler. Turizmi ve iyi lokantaları "oralılar" değil dışarıdan gelenler kurup büyütürler. Oralılar sonradan anlar ve öğrenirler, o seviye nedir, nereye varmış, nasıl olmalı taklit ederler...

Hayata, güne, meselelere dışarıdan bakmak, o hararetin ve kavganın dışında kalarak konuşabilmek, -yuvarlak bir laf etmiş olacağım ama- herkesin yapabileceği bir iş değil. Faytona binmeyin çağrısı, bir azınlığın kendi arasında döndürdüğü, haklılığını anlatmak zorunda kaldığı bir serzeniş...Turist ve yabancı şikayeti...Halbuki, düşünün, turistik olarak akledilmişlerdi, oralılar değil dışarıdan gelenler-yabancılar tarafından istiflenmişlerdi. Bugün öğretmen dayağından ilk şikayet edenlerin, vakti zamanında "öğretmenlik kurumuna" kayıtsız şartsız ilk inananların çocukları ve torunları olması gibi...

Memlekette herkes birbirini yerli olmamakla-yabancılıkla suçluyor, iyi niyetle, modernleşme tartışmalarının bir cihetidir diyelim. Sanılanın ve iddia edilenin aksine yabanlara, turistlere ihtiyacımız var. Demokrasi kültürümüz ölüyor, en çok da o yüzden o serzenişlere, o şikayetlere ve akıl yürütmelere ihtiyacımız var. Yerlilerin turistlerle, yabancılarla karşılaşması gerekiyor, "iyi yemek nasıl yapılır, nasıl sunulur" öğrenmesi gerekiyor.
Related Posts with Thumbnails