Cumartesi, Nisan 29, 2017

İnsan Olan...


Yine kötü şeyler oldu, yine binlerce insan ihraç edildi. Üzülüyoruz, öfkeleniyoruz ama nasıl bu kadar akıl dışı davranılabiliyor doğrusu havsalam almıyor. Kimisi diyecek ki "bu saate kadar daha anlamadın mı?" İnsan teki şaşırma ve irkilme hissiyatını yitirmemeli. Yok yitirirsek, bizi insan yapan özellikleri yitiriyoruz demektir.

KHK eliyle insanlar işlerinden atılıyor, özlük haklarından mahrum edilerek mesleklerinden ihraç ediliyorlar. Tek tek sıralanmış isimlerle listeler dolaşıyor, medya haberleri şu bu yapılıyor... Kim bu insanlar? Nasıl yaşayacaklar bundan sonra? Bakın, ne yaptılar da bu sonucu yaşıyorlar demiyorum. Hayatlarını nasıl sürdürecekler diyorum. Her birinin hikayesi, bir ailesi, bir hayatı var. Bu kısmını bilen pek yok, bu insanlar tekrar işe giremeyecek, yurt dışına çıkamayacak, mahkemeye başvuramayacaklar. Savunma hakkı yok, suç yok, dava yok, ihbar var, ihraç var. Öyle ki hayatında suç kaydı olmayan, karakola gitmemiş, davası ve suçlaması olmamış insanlar bile keyfiyetle ihraç ediliyorlar.

Ne zaman olur kestiremiyorum ama bu hikayeler sonradan o kadar çok anlatılacak ki hep birlikte çok üzüleceğiz, ne yapmışız, niye yapmışız diyeceğiz. Yıllar sonra bu zamanı yaşayanlara, bu kahrı çekenlere, vallahi tillahi hepimize külliyen sadece yazık denecek. Açıklayamayacağız, niye diyemeyeceğiz. Yazık...Sadece yazık olan yıllar...

Hayat bir ring değil, insanların birbiri için üzüldüğü, birbirine iyi geldiği, birbirini iyileştirdiği bir yer...İnsan olan o ringten utanır.

Cuma, Nisan 28, 2017

Meşgalesi Olmayan Kendini Kurcalar


Çocukken, en fazla 12-13 yaşındayken, benimle yaşıt bir akrabamızın kızı, oğlanın birine aşık olmuş, karşılık bulamamış, öyle olmuştu ki yemeden içmeden kesilmişti. Evde "kız, kara sevdaya tutulmuş" demişlerdi. Benim için çok acayip bir şeydi, kızı da görmüştüm, çocuk zombi gibiydi, ürkünçtü. Doktorlara götürmüşler, hal çaresine bakmışlardı filan.

O yıllarda, ne söyleyeceğini merak ettiğim ve önemsemediğim bir Metin Bey vardı, şöyle demişti kızın hali için: "Meşgalesi olmayan kendini kurcalar". Bir yanda kara sevda lafı, diğer yanda kurcalama mecazı, o yaşlardaki tahayyülümü çok etkilemişti.

Yıllar yıllar sonra, benim okur yazar kılavuzum Metin Bey'in Mazhar Osman'ın iddiasını aktardığını anlamıştım.

İnandığım bir şeydir, insanlar boş kalırsa kendileriyle, başkalarıyla uğraşıyorlar. İşe güce bakmak, insanı sağaltır, bu fikri sahiplenirim.

Çarşamba, Nisan 26, 2017

Kâr ve Zarar


Dergilerle ilgili oldum olası romantik ve hararetli bir inanış vardır, hemen tüm dergilerin bir ideal uğruna çıktığı, yaşadığı, sürdürüldüğü farz edilir. Herkes ticaret yapar da dergiciler, yazarlar, çizerler, gazeteciler, yayıncılar yapmaz, yapmamalı diye düşünülür. Matbaacı sizden para alır, dağıtımcı alır ama siz bu işi para için yapmıyorsunuzdur.

Niye inanıyoruz buna?

Mizah dergilerini konuşalım.

Kendi matbaasında basılan, kendi dağıtım şirketiyle dağıtılan ve haftada üç yüz bin satan bir derginin ne kadar kazandığını hiç hesap eden var mı? Gırgır'dan söz ediyorum.

Gırgır, niye satıldı? Yüksek kârlı bir yayın olduğu için...Niye Gırgır gibi dergiler oldu, çoğaldı, çoktu? Kâr getirdikleri için... Neden Oğuz Aral, madem satacaklardı bana satsalardı dedi, Gırgır'ı satın alacak kadar geliri olduğu için... Niye gençler Gırgır'dan ayrıldılar? Öyle ya da böyle, yüksek veya sürekli gelir edebilmek için...

Bugün mizah dergileri niye kapanıyorlar? Az sattıkları ve bu nedenle iyi telif ödeyemedikleri için...Zarar ettikleri için... Yetenekli insanlar, iyi telif alabildikleri başka alanlarda çalıştıkları için...

Mizah dergileri, 1970 öncesine dönüyorlar, az kişiyle, düşük teliflerle çalışacaklar ve bu yeni duruma adapte olacaklar. Bunun en önemli sonucu, şartlar değişene kadar yeni üretici çıkamaması olacak. Gırgır öncesinde çıkmıyordu, çoğalmıyordu, belli mecralarda belli insanlar vardı ve onlar değişmiyordu.

Tartışması bol, ayrıntısı çok bir mesele. Üzerinden belli bir süre geçtikten sonra mutlaka bir şey yazacağım. Bu yeni yol ayrımını anlatmak gerekiyor.

Pazar, Nisan 23, 2017

Mizah Dergilerinin Yokluğu Ne Demek?


Muhalefet dendiğinde sadece büyük siyaseti, sadece partileri, meydanlardaki gösterileri anlamak doğru değil haliyle. Ben genel olarak "bundan kim rahatsız oluyor?" sorusunu sormaktan yanayım. Epey zihin açıcı bir soru gibi geliyor bana.

Hep kullandığım bir başka çıkarım daha var, Nasrettin Hoca, Timur'dan rahatsız olursa pek bir şey olmaz da Timur, Nasrettin Hoca'dan rahatsız olursa işin sonu neye varır bir düşünün diyorum.

Mizah dergileri, sadece siyasetçileri değil her türlü otoriteyi, hayatı, bağnazlığı, gerginliği,  talim ve terbiyeyi, ebeveynleri, hiyerarşiyi, kuralları, kralları, iki yüzlülüğü, boyun eğmeyi eleştirirler. Bunu iyi yapanı, kötü yapanı, hatta ne yaptığının farkında olmadan yapanı vardır.

Asıl önemlisi bunu yaparken  az ya da çok, öyle ya da böyle, Timur'un karşısında olmalarıdır.

Timur, elbette bir mecaz, muktedirleri ifade eden bir mecaz.

Mizah dergileri, çoğulculuğun, ifade özgürlüğünün ve liberterliğin kadim bir parçasıdır.

Lütfen şunu düşünün, mizah dergileri kimi rahatsız ediyor? Mizah dergilerinin yokluğu kimin işine yarar?

Cumartesi, Nisan 22, 2017

Derginize Sahip Çıkın


Türkiye'de mizah dergileri ilk kez bu ölçüde kapanma tehdidi altındalar. Hortlak kapandı, Penguen kapanacağını duyurmuş, Uykusuz küçülmek zorunda kaldı vs. Niye oldu bu? Bütün dergi satışlarının düşmesi, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz, mizahçıların yaşlanması, yeni anlatım mecralarının çoğalması, sansür vs... Pek çok neden gösterilebilir.

Bu mesele ne zaman açılsa sosyal medyada beter olsunlar diyenler, şimdiki dergileri Gırgır'la ve Oğuz Aral'la kıyaslayarak tükaka edenler çıkıyor. Doğrusu klişelerle veya inançlı idealistlerle tartışmak kolay değildir, kimseyi ikna etmeye çalışmıyorum, sadece bir parça farklı düşünülsün istiyorum.

Mizah dergileri aktüellikle yaşarlar, geçmişte çıkmış ve başarılı olmuş bir dergiyi bugünün okuru beğenmez, komik bulmaz ve anlamaz. Biz o dergilere bakarken, nostaljiyle hislenebilir, o esprileri hatırlarken geçmişi yad edebiliriz. Sırf bize güzel geldiği için o dergiler daha iyiydi demek hakkaniyetli olamaz, ancak ve ancak idealleştirme olabilir.

Gırgır, çok satar bir dergiydi ama Türkiye'nin en çok satan gazetesinin ve bir dağıtım tekelinin yayınıydı. Eğlence imkanlarının sınırlı olduğu, televizyonun İstiklal Marşıyla açılıp kapandığı, sansürlü bir dönemin konuşkanıydı. Sadece Gırgır mı çok satıyordu? Nedense adı pek geçmez ama Çarşaf bile o kadar çok satıyordu ki bugünkü mizah dergilerinin toplamından on beş misli  daha fazla satışa sahipti.

Türkiye, 1970-1990 aralığında medya tarihimizin en çok satan dergilerini çıkarmıştır. Yüzbinin üzerinde satan çok sayıda dergi sayılabilir. Bugün kırk bin satan Ot ya da Kafa gibi dergiler, çok satıyor diye geçiyor, oysa 1979'da onun biraz üzerinde satan bir mizah dergisi kapanıyordu.

Tarih vereyim, 1991 yılında bütün dergiler, televizyona yenildiler. O kadar çok kanal oldu ki, insanlar, dergilerdeki mizahı televizyonda buluyorlardı.

Oğuz Aral da dergi çıkarıyordu, dergisini kapatmak zorunda kaldı. Gırgır mizahı tarih olmuştu, artık televizyonda olmayanı anlatmak gerekiyordu. Şöyle söyleyeyim, Gırgır döneminin marjinal ve az satan dergisi Limon, sırf bu yüzden an çoksatan dergi oldu...Hem de birdenbire.

Nostalji kötüdür demiyorum, bir tükenmişliği, artık tekrar edemeyecek bir zamana özlemi gösterir.

Kendi adıma şunu söyleyeyim, bugünün mizah dergileri, Gırgır kadar enerjik olmayabilirler ama çeşitlilik bakımından Gırgır'ın çok ama çok ilerisindeler.

Devam edeceğim.

Cuma, Nisan 21, 2017

Tommiks ve 1961


Ağaçkakan'dan Birol Aktaş imzalı 100 Yasaklı Kitap çıktı. Yasaklanmış kitapların listelendiği malumatçı, eğlenceli bir çalışma. Kitapta anlatılan ilk yasaklı kitap Tommiks olmuş, yazarın iddiasına göre ünlü çizgi roman 1961 yılında yasaklanmış vs.

Doğal olarak ilgimi çekti, Tommiks kitap değil dergi diyenler çıkabilir, doğrudur kitap değil süreli yayındır, ama isin o kısmında değilim. Bunca yıldır işin içindeyim, eskisi gibi ilgilenemiyorum ama vakti zamanında talim terbiye tutanaklarında, Başbakanlık Arşivinde çizgi roman yasaklarını epeyce aradığımı taradığımı söyleyebilirim. 1961'e dair özel bir belge, gazete haberi vs hatırlamıyorum. Yazar da kaynak göstermemiş, genel bir şeyler söylemiş. Keşke, e'cicik ve azıcık bu bilgiye nasıl ulaştığını, nerden duyduğunu, neyi temel aldığını söyleseymiş, biz de o yolla işin gerisini kurcalardık.

Kaybolan bir dünyanın peşinde


Bu ay Sabit Fikir'de çıkan yazım
link

Perşembe, Nisan 20, 2017

Bir Kapanma Haberi


İyi haber değil. Hortlak kapandı. Genel olarak dergi satışlarındaki başaşağı gidişin bir sonucu elbette. Sürpriz olmaması daha da üzücü. Gerek mizah gerekse çizgili dergiler için zor bir dönem.

Çarşamba, Nisan 19, 2017

Beyamca ve Kürtler


Haldun Taner hikayesi gibi olacak ama mahallede bir Alevi berberim var. Ne zaman gitsem, bazen fısıldayarak bile olsa mutlaka siyaset konuşuyor benimle. Hatta aralıklarla, sahiden üzülüyor ve ne diyeceğimi bilemiyorum, "bunlar Alevilere saldırırlar mı?" sorusunu soruyor. Ne denebilir ki? Mesele cevap vermek değil çünkü. Böyle bir korku olması, akla gelmesi.

Referandum öncesinde, kim olduğunu bilmediğim biri, sohbete dahil olmak istedi, koltuğa yanaştı, "beyfendi" dedi, "bu Kürtler kime oy verecek, sen bize asıl onu söyle." Bu soru da tedirgin edici elbette. Anladım ki adam, onlar kime oy verecekse, aksi oyu verecekmiş. İşte tam bu noktada, Haldun Taner'in beyamcası oldum. Dedim, bu Kürtler deseler ki benim oyum şu... Madem Kürtler hasmın, niye inanıyorsun bu söylediklerine, ya yalan konuşuyorlarsa, ya entrika yapıyorlarsa...Senin aklın neye yatıyorsa ona oy ver, bırak dedim Kürtleri...

Hadi adam, diyelim derinlikli biri değil. Herkes birbirini küçümsüyor ve yukarıdan konuşuyor ya, ben de onu yapmış olayım. E kardeşim, Kürt oyları düştü-çıktı diyenlere ne demeli?  Şu beyamca karakterini bıraktırmıyorsunuz bana... Türklerin oyu nasıl yekpare değilse Kürtlerin de değil. Evet oyu veren Kürt yok mu? MHP'ye oy veren Kürt yok mu? Yoksa "bize oy verirse" Kürt olmuyor mu bu insanlar...

Fotoğraf: NomdePlume

Salı, Nisan 18, 2017

Baarsana!


Siyasetçi kimdir, nasıl biridir diye sorulsa, bence hiç şaşmaz, bağıran birilerinin tarif edildiğini görürsünüz. Populizm, ajitasyon şu ya da bu, ne dersek diyelim, bizim siyasetçilerimiz canhıraş bağırıyor. Şöyle bir düşünün, sakinliğiyle tanınan biri siyasette tutunamıyor, yok hoşgörülüymüş, yok tevazu sahibiymiş, yok çelebiymiş kim olursa olsun silinip gidiyor.

Sadece siyasetçi mi? Her mesleğin bağıranı makbul. Çileden çıkıyor, haddini bildiriyor, cevabını veriyor, gözleri doluyor filan ama illa ki bağırıyor "en iyiler".

Bağıran adamları seviyoruz. Bağıran kadınlara helal olsun diyoruz.

Niye seviyoruz bağıranları? Gösterisi hoşumuza gidiyor bana kalırsa.

Peki bağırmak, kazanmak mı demek? Hayır, bağırmak kazanmak demek değil. Bağırmak, bir ön şart.

Yoksa, biz, daima kazanandan yanayız, kazananın gösterisinden yanayız. Kim değil ki demeyin? Kaç tane Osmanlı padişahı biliniyor, niye onlar biliniyor? İstanbul'un Fethi, Viyana Kuşatması şu bu... Niye iki paragrafta anlatılıyor gerisi... Niye herkes Gassaraylı? En başarılı takım olduğu için...Niye maçlarında seyirci yok. Bugün kazanamadığı için... Kazanamıyorsa sporun da tarihin de siyasetin de önemi yok. Türkiye'nin en yoksul ilçeleri, en mahrum, en mutsuz köşeleri neden iktidar partisine oy veriyor?

Kaybedildiğinde, kaybedenler en çok kime kızıyor, bağırmayan siyasetçiye, bağırmayan kulüp başkanına... Kırmızı kart görene değil sahada kalan "ruhsuz" oyuncuya...

Türkiye, uzun yıllardır baarıyor... Görünen o ki uzun yıllar baaran adamları seyredeceğiz.

Pazartesi, Nisan 17, 2017

Kop!


Demokrasi yaşamış, oy kullanmış herhangi bir dünyalı yaşadığımız seçimi anlayamazdı. Sıkıyönetim koşullarında seçim olmasını filan söylemiyorum, mecliste yer alan üçüncü büyük siyasi partinin lideri, bilinmeyen bir nedenle tutukluydu. Niye diye sorulduğunda verecek bir cevabımız ne yazık ki yok. Ne yaptı da ne oldu da...Biz istediğimizi konuşalım. Sahiden anlayamazlar cevabımızı.

Batılılar bize niye laf söylüyor, niye karışıyor diye öfkeleniyoruz. Aklı başında sandığım pek çok insan bile buna öyle bir celalleniyor ki akıl sır erdiremiyorum. Global dünya, sadece sermaye akışkanlığına dayanmaz, siyasette ve temel insani değerlerde birleşme fikrine dayanır. Biz ülke olarak, son on beş yılda buna uyum göstereceğimizi beyan ettiğimiz yüzlerce anlaşma imzaladık. Bir okula giriyorsunuz, sonra o sınava girmem, o dersi sevmiyorum, o ders benim istediğim gibi anlatılacak diyebilir misiniz? Elbette diyebilirsiniz ama o zaman o okulda, o sınıfta olamazsınız. Herkesin yorulduğu yere han kurulmaz.

Gergin bir seçim bitti, kıl payı demek gerekiyor, beklenen de oydu, iktidar partisi her iki kişiden birini karşısına alarak seçimi kazandı. Zafer olmadığı aşikar. Epeydir mutsuz bir memlekettik, bu sonuçlar uzun vadede bize iyi gelmeyecek, o da aşikar. Zira, yürütülen ajitasyon siyaseti gereği bu kıl payı fark unutturulmak istenecek, iktidar eliyle  muhaliflere yönelik agresif taarruzlar olacak, yine büyük düşmanlardan, yedi düvelden, gizli oyunlardan bahsedilecek... Dünyadan kopma pozunu sürdüreceğiz.

Pazar, Nisan 16, 2017

Eski Defterler






Eskiden bloglar yoktu, interneti bile tahayyül edemiyorduk ama günlük tutma alışkanlığım hep oldu, filmlerde gördüğüm yazarları taklit ediyordum galiba. 16 yaşımda düzenli olarak günlük yazmaya başladım, her gün hissettiklerimi yazıyordum, aşağı yukarı on yıl kadar hiç aksatmadan yaptım bunu.

Bir iki yıl sonra, 80'li yılların sonunda çizgi romanla ilgili düşüncelerimi yazdığım defterler de tutmaya başladım. O günlerden kalan arkadaşlarım hatırlayacaktır, çizgi romanla ilgili bir kitap yazmaya karar verdiğimde, gittiğim her yere o defterleri götürüyor, konuştuğum insanlara onları da gösteriyordum. Hoşuma gidiyordu bunu yapmak, sanki tutkumu ve inadımı ispatlıyordum o sayfalarla, koleksiyoncular, çizgi romancılar o defterlere bakarken mutlaka şaşırıyorlardı.

O defterler neye benziyor derseniz, yukarıda ilk defterimden sayfalar koydum, büyük boy bir ece ajandasına resimler kesiyor, yapıştırıyor, yorumlar, açıklamalar yazıyordum. Çizgi romanın kurgusu, estetiği, tarihi, kuramı, yaklaşımları filan haldır huldur karalıyordum...Üç defter tutmuşum böyle. Aşağı yukarı 700-800 sayfa ediyor. O defterlerden faydalanarak bir kitap, epey dergi yazısı çıkarttım. Şuna hep inanırım, hiçbir emek boşa gitmez, mutlaka bir yere varır, bir şeye dokunur. Yazarak öğrendim, yazarak çalıştım, yazarak akademisyen oldum, meslek sahibi oldum, direndim, hayatıma yön verdim.

Resimlerdeki yazıların ilki 1988'den, sonuncusu 1992'den...

Bugün seçim günü, odamı, kütüphanemi topluyorum, gerginim, nostalji yaptım. Hayırlısı olsun.

Cumartesi, Nisan 15, 2017

Haller ve Dergiler


Yaklaşık iki yıldır, çeşitli dergilerde çizgi roman yayımıyla uğraşıyorum. Daha önce denemediğim bir şey olduğu için denemek istedim. Sefa (Sofuoğlu) ile Kafa'da, Berat (Pekmezci) ile Fitbol'da, Murat (Başol) ile 221B'de çalışmalar yapıyordum. İlk ikisi aylık, sonuncusu iki ayda bir çıkan dergilerdi. Hepsini bir şekilde bitirdik. Ne oldu, nereye vardı, neler hissettim, onunla ilgili deneyimimi paylaşayım istiyorum.

Bir süredir iş çeşitliliği ve yoğunluğundan dert yanıyordum. "Kendim ettim, kendim buldum" demek gerekiyor tabii. Ülke de karışık, gündem hep gergin, bir şey üretiyorsun, oysa ülke başka bir yerde başka bir şey yaşıyor, sıkıntılı bir durum. Oysa dergiler ve genel olarak "çizgi roman algısı" o denli "hardcore" değiller, zira satmak zorundalar, çizgi romandan "soft" kalması bekleniyor vs.Telifle iş yapıyorsunuz çok da özgür değilsiniz.

Üstelik dergiler "albüm" kadar ferah değiller, az karede ve çok ekonomik olmak zorundasınız. Dar mekanda gösteri yapıyorsunuz. Bunlar şikayet sayılmasın, olup bitenlerin sonucu ya da vakıa diyelim. İşe başlarken hiç bilmiyor değildim. Telifle iş yaptığımı, yayın mecramı zorlamamam gerektiğini elbette biliyordum.

Neyse laf uzamasın, uzun bir müddettir, tek işim olmadığından çizgi romanların üzerimdeki ağırlığı artıyordu, hepsini bırakayım istiyordum. Tek başıma değilim, Murat'la Sefa'yla konuşuyordum. Daha önce satışları düşen Fitbol, Payidar'ı yüksek maliyet olarak görmüştü, Berat'la başka bir yerde devam etmeyip kenara çekilmiştik. Son aylarda ekonomik kriz nedeniyle bütün dergilerin satışları başaşağı gidiyordu, bu hengamede çekilmek en iyisiydi bana kalırsa, çekilmek ve işleri revize ederek-genişleterek albüm yapmak veya sadece albüm yapmak doğru karardı...

Dün ve evvelsi gün, net bir hamle yapıp, Kafa'dan ayrıldım. Sefa ile daha önce konuşmuştuk, kararı bana bırakmıştı. Akşamına 221B'den bir mail geldi, azalan satışlar nedeniyle durumlarını anlatıyor, maliyeti nedeniyle Murat'la birlikte yaptığımız Bozkır'a devam edemeyeceklerini bildiriyorlardı. Pişti olduk aslında, aramızda konuştuğumuz bir şeydi, gittiği yere kadar diyorduk, nezaketle vedalaştık.

Garip bir biçimde rahatladım. Hep şunu düşünürüm yaptığım işlerde. İnsanın sevdiği işten para kazanması kadar güzel bir şey yoktur. Herkesin bu kadar şansı olmaz. Lütuftur bu. İkincisi, ne yapıp edip heyecanı yitirmeyeceksin. Heyecan yerini rutine bırakırsa "ölelim" daha iyi.

Bozkır ve Payidar, albüm olacaklar... Zaten yeni hikayelerle ilaveler yapıyor, geliştiriyorduk, ona devam edeceğiz. Sefa ile 1951 isimli bir grafik romana çalışıyoruz. Geniş zamanlı işler...


Cuma, Nisan 14, 2017

Gergin Sandalyeler


Resim esprili. Resme konu olan eylem korkutucu, eylemi yapan da meydan okuyucu ve anlaşılan o ki bir gösteri adamı. Bile isteye, canını tehlikeye atıyor. Niye yapıyor bunu? Sandalyelerin canı olsa, dili olsa buna razı olurlar mıydı acaba?

Muktedirler bizi referanduma ve evet-hayır eksenine neden dahil ettiler. Soru bu saatte saçma geliyor değil mi? Pazar günü oy vereceğiz, neyin kafasıyla konuşuyorum? Ülkeyi zaten yönetiyorsun, istediğini yapabiliyorsun ama "yapamıyorum" şöyle olursa "daha iyi olacak" diyorsun. Gerekçelerini de kimseye anlatamıyorsun, sandalyelerin üstüne çıkmış kendini oylatıyorsun. Türkiye'de her iki kişiden biri seni istemeyecek. Ne gerek vardı buna? Böylesi bir gerilime ihtiyacımız mı vardı?

Referandum, psikolojik bir eşiğe dönüştüğü için çıkacak sonucu haddinden fazla önemsiyoruz. Bence ne çıkarsa çıksın hayatımız değişmeyecek. Şimdikinden çok farklı olmayacak. Bu gerginliğe değmediğini ise hep birlikte göreceğiz.

Yüzler


Küçük saadetler, bir türlü doymayan arzular, şehrin evleri, pencereleri, masaları. Yanıp sönen cigaralar. Hiç bitmeyen pazarlıklar. Üç adamın konuştukça çoğalan ve ufalan hayatları.

Emrah Polat, suyun akışını, Ankara’yı, bir gecenin ortasını anlatıyor.

Yüzler, zamanın seslerinin, merhametsizliğin, acımışlığın romanı. “Cümle hal, insan halidir.”

Perşembe, Nisan 13, 2017

Tabancalar














Aldger Relpa mahlasını kullanan Gerald Parel imzalı afişleri gördüm. Eski tarihli muhtemelen, ben yeni gördüm. Tabanca tanıtımı mı bu? Ters köşe mi yapılmış, o tabancaları kadınların ellerine tutuşturarak? Erkek aklının tabancaları ve kadınları birarada kullanma eğilimi vardır, erotik bulunduğu, o bakımdan ilgi gördüğü aşikar.  Hatta Parel, uyduruyorum, silah karşıtı bile olabilir, eline silah bile almamış olabilir ama istiflerken, klişeyi bilerek kullanmış, satıyor çünkü...Geçenlerde bizde de bir yayınevi, iktidarsız filan gibi bir başlıkla namlusu düşmüş-dik duramamış bir tabanca görseli kullandı kapağında. Yaptıklarını doğru bulmamıştım.

Fallik bir sembole başvurularak bir tezat kuruluyor. Duyuyorum, böylesi sahnelerde kadının aksiyonerliği meydan okuyucu ve progressive görülebiliyor. Bana öyle gelmiyor, eril dünyaya ait bir şeyin kullanımı o amaca hizmet edemez gibi görünüyor ama her insanın mesajı algılama biçimi farklı. Elinde çiçek olsa "kadınsı" mı olacaktı veya kaslı erkekler ellerinde papatyalar tutsa "gay romantizmi" mi diyecektik...Popüler kültürün işleyişi hiçbir zaman tek biçimli ilerlemiyor.

Çarşamba, Nisan 12, 2017

Uçmak


Kendime göre yoğun, "çok karakterli" ve "çok hikayeli" bir hayatım var, baş etmeye çalışıyorum. Arada bir sokurdansam da işimi seviyorum. Bazen, bu yoğunluğun üstüne yeni işler alıyor, üç beş şeyi birarada götürmek zorunda kalıyorum. Hemen her zaman bunun da üstüne bir şeyler binebiliyor.

Obsesif bir kişiliğim olduğu için o aralar neredeyse yaşamıyor gibi oluyorum. Bitsin ve hayatımdan çıksın diye yüklendikçe yükleniyorum.

Son on günüm delice geçti, başka şeylerin yanında ağır işçilik gerektiren bir işi yetiştirmeye çalıştım. On günde yazmamı istediler, ilk üç gün başka işlerim nedeniyle bir satır yazamadım. Zaman daraldıkça kendimi kıstırılmış ve çaresiz hissettim, karalar bağladım. Dün bitirdim, bugün temize çekip yapım şirketine gönderdim. Yarın son gündü, yarın yollayabilirdim ama bitmesi-gönderilmemesi beni perişan ederdi.

Böylesi bir iş bitince, üzerimden ağır bir yük kalkınca sahiden şehrin üstünde uçmak istiyorum. Mecazen söylemiyorum bunu. Yükseklik korkum vardır,  uçmaya filan gelemem aslında, mecazen de olsa değişmez,  adam akıllı bir flaneur filan da sayılmam. Öyle oluyor ki haftada sadece iki gün evden çıktığım oluyor, insanlarla karşılaşmıyorum, yolculukları sevmiyorum şu bu... Ama tam da o zamanlar işte, her yere yürüyebilirim gibi geliyor, koşabilirim, bağırabilirim, tanımadığım insanlarla uzun uzun konuşabilirim filan.

Askerlik bittiğinde garnizondan çıkarken ayaklarım çok hafif gelmişti, kurtuluyorum ya, heyecandan ağırlığı ayarlayamıyordum, böyle zamanlarda aynen öyle adımlar atıyorum, uçuyorum gibi geliyor, tüy gibi...

Waldemar von Kozak (II)















Cumartesi, Nisan 08, 2017

Oltacı


Delisu’da oltacı, adı Miran. Bir oğlu var, kimine göre sakıncalı, işkencede konuşmadığı için komünistin iyisi. Hayat zor, “çeveladaki sarıkanat” gibi çırpınıyor, oğlunun kamburuna yükleyecek değil ya yaşananları…

Vecdi Çıracıoğlu denizden ilham alıp yine denizi anlatırken zamanı yavaşlatıyor, acelesi olmayan bir adamın çağanoz misali tedirgin adımlarından bir ağ örüyor.

Oltacı, fırtınalı denizin sütliman romanı.

Cuma, Nisan 07, 2017

Gerçek Hayat


Arzu pazarlıkları, vehimler, zalimlikler, kırklara karışanlar, kupkuru ve yapayalnız sesler, iniltiler. Fatma Aliye, Suat Derviş, Cahit Uçuk. Kim bu kadınlar?

Oylum Yılmaz, geçip giden, yaşanmış olması için sözcüklere ihtiyaç duyan hayatı, ağır ağır bir bilmeceyi çözer gibi anlatıyor. Sarmaşık, sinsi bir davetkârlıkla gittiği yolu belirliyor. Ya hayat artık çiçeklenmezse?


Gerçek Hayat, içi içine sığmayan aşkın, karaltının içindeki umudun yeni sesli romanı… Gerçeği yaşanmaz olunca hayaline sarılıyor herkes.

Perşembe, Nisan 06, 2017

Son Okuduklarım 14


Kısa bir tur...Bir Dakikalık Öyküler, Macar edebiyatından, Sevgi çevirmiş, doğrusu öncelikle o yüzden okudum ama kendini okutan bir kitap. Çoğunluğu kısacık hikayeler, bir zeka oyunu, bir ironi veya sürpriz sona dayanıyor. İki üç öykü, benim için ilham verici oldu. İşte Dali, okumayı sevdiğim ressam biyografilerinden bir başkası. Dali'nin ilk dönemlerini değil ömrünün son otuz yılında bir skandal artisti olarak yapıp ettiklerini merak ederim. Kitap, ister istemez bir denge tutturmuş, iç resimler güzel Yeşilçam Sokağı, Taner Ay'ın vakti zamanında Çalıntı dergisinde yazdığı portrelere dayalı. Hepsi ilginç ve başarılı, yeniden basılması gereken kitaplardan. Bir Namus Meselesi. Mahmut Yesari'nin kitaplaşmamış ilk romanıymış. Karamanlı ağzına ilişkin şahane diyaloglar var. Malumunuz Anadolulu Ortodoks Türklerle ilgili mizah cumhuriyet döneminde Kayserililer'e devşirilmişti.

Çarşamba, Nisan 05, 2017

Related Posts with Thumbnails