Pazartesi, Ocak 30, 2017

Manara ve Ankara












Yeni okuyabildim, sürpriz oldu. Vincenzo Cerami'nin senaryosunu yazdığı Pandora's Eyes (2010) albümünde Manara, Ankara'yı çizmiş. Günümüzde geçen bir kaçırılma-kovalamaca hikâyesi, epeyce oryantal elbette. Anladığım kadarıyla görsel bir araştırma yapılmış ama hep olduğu üzre çok da umursanmamış. Manara'nın Ankara'yı görmediği hemen anlaşılıyor.

Ne yapılmış peki? Yerel okurun "doğu" klişesine uygun şeyler çizilmiş, Anıtkabir filan var ama araba içinden düzayak görülüyor. Eski Ankara'da bir kovalamaca sürüyor, evler, sokaklar yine o doğu klişesinden yürüyor. Ulus'ta böyle sokaklar yok değil ama  uzun yıllardır araba yolu üzerinde değiller. Yeni Rakı isimli bir meyhane var, tipik bir Manara mekanı ama itiraf edeyim bana ilginç geldi. Bozkır'da geçen bölümler de hakeza öyle.

Yukarıda örnek sayfalar ve kareler koydum, hikâyenin neredeyse üçte ikisi Ankara'da geçiyor, o daha ilginç.

Hikâye güzel mi derseniz, tipik Manara kovalamacası, çarpıcı diyemem ama usta işi çok sayfası var.

Cumartesi, Ocak 28, 2017

Dün


Dün öyleydi, bugün de geri kalmadı. Bomba ihbarı varmış, çok gizli türünden bir evrak elden ele dolaşıyormuş, dün Ankara'da şehir merkezinde kimseler yoktu. O kadar üzücü ki bu tenhalık... Herkes beni uyarıyordu, aman dikkat, ne yapacaksam, dün büroya gelenler, tedirginliklerini paylaştılar. Dedikodu, şayia desen de nafile. Baktım Alman Kültür, kütüphanesini kapatmış. Sokakta gezinenler cesaret madalyası mı alacak, dışarıda olduğumuz için salaklık mı yapıyoruz diye kendini mi sorgulayacak? Asıl bomba bu zaten. Güvensizlik, kuşku, korku, panik, kaçma ve sakınma telaşı...Her geçen gün büyüyen bir kapanma hali...

Cuma, Ocak 27, 2017

Tavuklar ve İnsanlar


Geçen bir taksiciyle laflıyoruz, sonra baktım ki arkadaş konuşmuyor, dikte ediyor, öfkeleniyor, ben sustukça hararetleniyor: "Savaştayız, o kadar haksızlık olur, o kadar hak yemek olur, içimizdeki düşman bitene kadar savaşılacak" filan diyor. Böyle anlattığıma bakmayın, karman çorman, memurların çalışmadığından, polisin işi bilmediğinden, devletin arpalık olduğundan,  insanların birbirlerini sevmediklerinden, 12 Eylül felaketinden, Kenan Evren'den, kuşlardan çiçeklerden de bahsetti. Ben nerede sustum derseniz, bir ara şunu söyledi: "Oğlum Fetöcü olsa bizzat ben onu tavuk gibi boğazlarım".

Her çocuk gibi ben de civciv aldırdım annemlere.  Herkes gibi ben de ilk gece ölecekler diye uyuyamadım. Civcivler, tavuk oldular, yumurtlayacak kadar büyüdüler, çift sarılı yumurta neymiş o vesileyle öğrendim. Çocukluk işte, öyle sevgi göstermiş olmalıyım ki tavuklar, akşam saatinde yanıma gelirler, kucağıma almam için pısarak, kendilerini küçültürlerdi. Hani bizi kümese, eve götür diye çömelirlerdi. Sokakta, evin yan tarafında otururken illa yanıma gelir, bacaklarımın arasında dolanırlardı. Görenleri güldüren ve şaşırtan bir ilişkimiz vardı.Gülmeyin...

Bizim evin çarprazında horoz dövüşü yaptıran biri vardı, hayvanları küçükten kavgaya alıştırırdı, kanla kavgayla, aç bırakarak, karanlık yerde tutarak yapılan bir eğitim düşünün. Horozlar, zamanla öyle deli olurlardı ki, yanlarından geçen çocuklara, bize saldırır, habire sıçrayarak gagalamaya çalışırlardı. Bir tanesi Sezer diye bir çocuğun gözünün hemen kenarına gaga vurmuştu da iyiden iyiye korkar olmuştuk.

Benim insana alışkın sakin ve munis civcivlerim de atabilirdi o gagayı...

Ne varsa insan işi diyoruz ya...Adam, oğlunu tavuk gibi boğazlayacakmış.

Perşembe, Ocak 26, 2017

Türkiye'nin en iyi çizgi romanları [1992]


1992 yılında Koloni isimli bir fanzin çıkarmıştım, sonra güzel arkadaşlarım oldu, onlarla da devam etmiştim. İlk sayıda yerli çizgi romanla ilgili bir en iyiler listesi yapmışım. Bu en iyiler işi netamelidir, daima eksiktir, yanlıdır, gevezeliktir ama ilgi de çeker. O yaşlarda nedense yapasım tutmuş ve bir listecik çıkarmışım. Nostalji yapayım dedim.

ªKARAOĞLAN (Suat YALAZ)... Asya Kaplanı veya Kul Bakay’ın Mezarı ªİlban ERTEM... Milli Piyango ªSuat GÖNÜLAY... Deli İbrahim’in Hazineleri veya Baltalar Elimizde ªGalip TEKİN... El-Baraka-Shanna ile Ziva-Dönüş ªNecdet ŞEN... Bacı ªTARKAN (Sezgin BURAK)... Gümüş Eyer ªSuavi SUALP - İsmail GÜLGEÇ... Gündüz İnsan Gece Hırt ªVasfi MAKSU... Yüz Yıl Uyuyan Adam ªSarkis PAÇACI - Ergün GÜNDÜZ... Alo Anne ªYalçın DİDMAN... Aynalı Teke ªABDÜLCANBAZ (Turhan SELÇUK)... Bir Köpeğin Hatıraları ªRatip Tahir BURAK... Barbaroslar ªİsmail GÜLGEÇ... İnce Memed ªFaruk GEÇ... Gerçek Hayat Hikayeleri ... Şöhretin BedeliªBülent ARABACIOĞLU... En Kahraman Rıdvan, Şeytan Rıdvan ªNuri KURTCEBE... Boyut Farkı ..........

Pazartesi, Ocak 23, 2017

Bırak Üzülsünler



Bırak Üzülsünler, orta sınıftan bir kız çocuğunun okul ve büyüme hikâyesi.


Otoriteye, tartışılamayan ezberlere toslayan, hayallerine sığınarak kendi yolunu arayan bir çocuğun inadı ve savrulmaları... Eğitim sisteminin, öğretmenlerin, muktedirlerin ve erkeklik hallerinin garip ve ağrılı manzaraları.

Özge Samancı, otobiyografik bir grafik romanla içini döküyor, farklı olmanın, ayakta kalmanın hararetli hatıralarını anlatıyor.

Pazar, Ocak 22, 2017

Son Okuduklarım 10


 İlk albüm, Louvre müzesini anlatan David Prudhomme çalışması. Arada bizde de böyle şeyler deneniyor ama pedagoji baskısı, talim ve terbiye niyeti işin cılkını çıkarıyor. Hem müzeyi anlatacaksın, hem bir ardışıklık kuracaksın hem de sanat işi çıkartacaksın. Vallahi yapmış! Paris Soirees (2012) albümü ile Love (2015) albümleri tarz olarak birbirlerine benziyorlar. İkisinde de balon ve anlatım kutusu kullanılmamış: "Sessiz çizgi romanlar". İlki komik çizgili, partilerde ve gece hayatında geçen bir ilişki kitabı. Çok başarılı ve ilham verici. İkincisi reel çizgili bir orman hikayesi. Bilenler için yazayım, Gon havasında...Sonuncusu, düzenli olarak okuduğum Yalnız Kurt'un son albümü. Sert ve ölümün eşiğinde geçen sert hikayelerde garip bir yumuşaklık vardı ama bu bölümlerde ivme yükseldi.


 Live Free or Die (2011) Nazi işgali altındaki Fransa'da geçen dokuz öykülük bir albüm. Hepsi değil ama bir iki öykünün sakinliği ve hiç de önemli bir şey anlatmıyorum havası çok hoşuma gitti. Diğer üç albümden ikisi illüstrasyon albümleri. İlki Baldazzini'ye ait. İkincisi, metin, illüstrasyon ve çizgi romanlardan oluşan Loisel ile Le Guirec ortaklığı. Deviant Virtues'ten bir iki öykü, sanıyorum, doksanlı yıllarda Türkçe'de yayımlandı. İngilizcedeki yayını 2015. Son albüm Eros Gone Wild bir dörtleme. Albümleri birbirinden ayıran alt başlıkları var: Travel Stories, Lingerie Stories, Summer Stories gibi... Tamamı erotik hikayelerden oluşuyor. Bunların da epeycesi sansürlü de olsa doksanlarda kullanıldılar. Bendeki İngilizce tercümeleri 2015 ama sanıyorum, başka bir yayınevinden daha önce de çıktılar.


Sam Pezzo, Giardino'nun özel dedektifi, kırk yıllık ömrü olabilir. Geleneksel polisiyenin tüm unsurlarını taşıyor, sonraki işlerinin edebi derinliğini taşımasa da güzel kısa hikayeler. Masters of the Ninth Art, 2005 yılında çıkmış. Frankofon çizgi romanının ustalarını anlatıyor, her bir bölüm önemli çizere ve çizgi romanlarına ayrılmış. Tardi ve Moebius bölümlerini beğendim. Portugal, Pedrosa isimli dehayı keşfetmemi sağladı, müthiş çizgiler, hikayeyi unutuyorsunuz, öyle ilginç ve öyle çok kendine özgü çizgiler ki... bakakalıyorsunuz. Magician's Wife (2015), Boucq nedeniyle ilgimi çekmişti, dramatik yoğunlaşmasını ilk bölümlere bakarak, farklı bir yönde ummuştum, başka yerlere giderek başka bir hikaye oldu, sonra yine başa dönerek tamamlandı, yine de ilginç diyelim.

Cuma, Ocak 20, 2017

Bir rapor hakkında: "Türkiye'de mizah dergileri, kültürel hegemonya ve muhalefet"


Bir süre önce mizah dergileri aleyhine bir rapor yayımlanmış, o raporu temel alarak hayli ajitatif ve tahkir edici haberler yapılmıştı.

O rapora cevaben bir yazı yazdım, meraklısı Birikim'in son sayısına bakabilir.

İlgili bir başka yazı için bkz link

Çarşamba, Ocak 18, 2017

Şunu hiç anlayamayacağım


Yaşadığımız zamanın bir özelliği. Sosyal medyada insanlar, sevdiklerini değil sevmediklerini takip ediyorlar daha çok. Onun hata yapmasını, tökezlemesini, kavga etmesini bekliyorlar.

Sahiden hiç anlayamayacağım bunu.

Şu üç günlük dünyada insan sevmediğiyle neden bu kadar uğraşır? Neden vaktini harcar onunla...Sevmiyorsun işte bitti, çek sağa, geçip gitsin... yok illa ki peşinden gidecek...Kovalayacak! Üstelik takip ettiğini de hissettirmeyecek, sabırla pusuda bekleyecek...

İnsanın sevmediği insanları takip etmesi nasıl açıklanabilir ya hakikaten... Nasıl bir ruh halidir bu? Nasıl tanımlarız bunu?

Salı, Ocak 17, 2017

Ne hakla?


Sosyal medyada dolaşıyor, her devrin adamı tıynetinde ve güce tapar bir pozör, yılbaşı gecesinin katili hakkında yazmış. Malumunuz, katil  çocuğu ile birlikte yakalanmıştı, beyfendi şöyle demekte sakınca görmemiş: katil, çocuğu ile yakalanmış.. katili konuşturmak için o çocuk da ne şekilde kullanılması gerekiyorsa kullanılmalı.. ahlaki sakınca yok..

Tepkiler gelince de yine hararet yapmış ve kendisini eleştirenleri teröre destek vermekle suçlamış. Yaşadığımız zamanda herkes sert ve şiddet dolu ya, veriyor gazı... Fetvayı da eklemiş sonuna: "ahlaki sakınca yok".

Masum bir çocuğun, babasının adli ifadesi için kullanılması, büyükler dünyasına alet edilmesinden söz etmiyorum. Böyle bir önerinin kötücüllüğü hakkında konuşmaya dahi gerek yok. Serüven edebiyatında, kahramana karşı zayıf halkalar kullanılır, "at silahı yoksa..." denir, çocukların, sevgililerin, annelerin boğasına bıçak dayanır filan... bu kadar basit ve herkesin bilebileceği bir klişeyi bu beyfendi hiç bilmiyor olabilir mi? Sanmıyorum.Geçelim.

Ben  "ahlaki sakınca yok" fetvasına takıldım. Kime söylüyor bunu? Polise mi?

Tam da böyle zamanlarda aşırılığın dili büyüyor, fetvacılar çoğalıyor. Herkesin kafası karışık ya... Biri nebi evliya oluyor, bir başkası yargıç, bir diğeri mahallenin abisi... Habire davula vuruyorlar. Müridini arayan lakırdılar bunlar.

Bu beyfendi o kadar haklı ve keskin bir kılıç ki, kanun hükmünde konuşuyor. Konuşmaya, tartışmaya, anlamaya ne hacet?. Heyecanlı, itham edici bir nihai hüküm var ama açıklamak, paylaşmak, hasbihal yok...

Niye ahlaki sakınca yok? Neye dayanarak ne hakla?

Hadi bugünü, dünü geçelim, bin yıl önce bile nebi evliya korkardı bu denilenden, Allah'a şirk koşmak sayarlardı.

Cuma, Ocak 13, 2017

Mermer Köşk


Demirler Köşkü’nün bahçesi, serası ve Öykü’sü… Neli’nin planları. Hisseler, büyük ortaklar, küçük ortaklar, atılan zarlar… Sonra başka türlü bir adamın gelişi… Paranın karşısında parasız yatılı. Yaralar iyileşir gibi değildir bazen. Kazanmak için kazanmaktan başka çareniz olmamalı.

Mermer Köşk, yıkıcı bir aşkın romanı. Uğur ile Öykü’nün, Uğur ile Ezgi’nin, Öykü ile Ezgi’nin hikâyesi… Skandalların, sırların, eski defterlerin derkenarları… Paranın itişmesi, ego savaşları ve alacakaranlık bir aile tarihi.

Mehmet Eroğlu, ustalıkla anlatıyor Mermer Köşk’ün fısıltılarını. Doyumsuz, habis ve haset yüklü bir devranın içinde aşkın savruluşunu…

Perşembe, Ocak 12, 2017

Bozkır 7


Bozkır, 7.bölümüyle 221B'de... Murat (Başol) çiziyor, ben yazıyorum.

Çarşamba, Ocak 11, 2017

Yurdagül


Yurdagül diye bir isim vardır, duyardım, söylerdim, bilirdim ama çocukken çok anlamazdım. Ayşegül ya da Fatmagül'ün çeşitlemesi gibi duruyor ama sadece o kadar değil, memurların çocuklarına koydukları isimlerden biri Yurdagül...Bir misyon, ve iddia taşıyor. Başka bir zamanın iyimserliği. Çocuğunu yurda armağan etmek, çocuğunun yüzünü yurda dönmesini istemek...

Malumunuz, tek bir neden gösterilmeden insanlar işlerinden atılıyorlar. Kimse ne olduğunun öyle adam akıllı farkında değil. Millete sorsan etmişlerdir bir halt der... Listede bir isimsin işte. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Her bakımdan üzücü. Hak arayamıyorsun, hangi gerekçeyle başına ne geldiğini öğrenemiyorsun, özlük haklarını yitiriyorsun. Ne söylesek az!

Dün, bugün, yarın... İşlerinden atılan akademisyenler, üniversitelerine gidecek, odalarını-eşyalarını toplayacaklar, öğrenciler gelecek, eş dost, gözyaşları, neşeli görünen konuşmalar, kucaklaşmalar...

İnsanların hayatlarını çalıyorlar. Git, diyorsun, yoksun, boşa okudun, boşa çalıştın... Git! Çık dışarı!

İşini iyi yapman, işinin hakkını vermen, öğrencilerin seni sevmesi, senin için toplaşması, yönettiğin tezler, makaleler, yazdığın kitaplar... Yoksun işte, ben istemiyorum, yok-sun!

Bu günler geçer, biliyoruz, gidenler dönecekler...Temennide bulunmuyorum, eminim. Haksızlık yapıldığını herkes biliyor. En çok da failleri biliyor.

Üstelik haysiyet, emek, birikim... kararnamelerle yok sayılabilecek, kapı dışarı itilecek şeyler değil...

En çok şunu anlayamıyorum, bu kararları verenler nasıl uyuyorlar ... Ne pahasına? Sahi söylüyorum, ekmekle oynuyorsun, bundan daha büyük vebal var mı? Gün biterken, başını yastığa koyarken, bu kadar mutsuz edilmiş insanın ahını nasıl taşıyacaksın? Değer mi buna ?

Ne yaptı bu insanlar, seninle aynı fikirde değiller veya seni eleştirmişler... Başka? Bu hayat hiç mi normalleşmeyecek sanıyorlar?

Bir insan üniversitede ne öğrenir? Hayatta tek bir doğru, tek bir hakikat, tek bir tarih, tek bir siyaset olamayacağını...

Bambaşka yerlerden, sınıflardan, kültürlerden gelmiş öğrencilere ne öğretilebilir? Onları anlayarak, onları dinleyerek, başka pencerelerden, farklı resimlerden söz edersiniz. Farkındalıklarını geliştirmeye çalışırsınız.

Tam final haftasında, hocalarının işlerine son verildiğinde çocuklar-öğrenciler ne hissetmişlerdir? Bombalar patlıyor, insanlar katlediliyor, dolar, avro almış başını gidiyor... Aa bizim sınıfta bir suçlu varmış, meğer bizi zehirliyormuş mu derler?

Yurdagül iyimserliğini mumla arıyorum. Ömrünü okumaya, yazmaya ve öğretmeye vermiş insanlar, yurdagül fedakarlığının bir parçası değiller midir?

Utanmakla iyilik arasında, vicdanla din arasında sanıldığından büyük bir yakınlık var.

Pazartesi, Ocak 09, 2017

Otel Paranoya


Tuhaf bir otel, zevksiz ve tenha, küflü odalar, kemiklere iyi gelen asansör havası, dumanı tüten çorbalar, ağrı kesiciler, yılan balıkları ve diğer müşteriler…

Hakan Bıçakcı’dan soğuk bir muamma hikâyesi. Otel Paranoya, belleksiz bir rasyonalitenin, kaybolmanın rüyası…

Berat Pekmezci, akıl tutulmasını, sıkıntının sınırlarını, delirmenin rehavetini ustalıkla resmediyor.

Pazar, Ocak 08, 2017

Hepimiz Kuklayız


Çocuklar neden çizgi roman okuyor? Her hafta koşarak, kapışarak aldıkları çizgi romanlarda neler anlatılıyor? Bu kostümlü maskaralar nasıl oluyor da bu kadar seviliyor? Amerika’da süper kahramanların altın çağı sayılan 1938-1949 yılları arasında pek çok bürokrat ve eğitimci bu soruları soruyor, korkuyor ve endişe ediyordu. Sonra iş sansüre varan, çizgi romanların neleri anlatamayacağını belirleyen başka bir noktaya vardı. İnsanların çizgi romanı sevmesinin pek çok nedeni olabilirdi ama galiba, asıl olarak kahramanların özgürlüğü hoşa gidiyordu. Bir süper kahraman, polisle ya da devletle çalışmıyordu, gerekli olduğunda onlara yardım ediyordu ama bu bir bağımlılık değildi. Kanunla pek fazla ilgilenmiyor, bir suçluyu delilleriyle birlikte paketleyerek karakolun önüne bırakabiliyordu. Kahramanlar bürokrasiden, hukuktan, yargılama sürecinden hoşlanmıyor, başına buyruk davranıyorlardı; bu meydan okuyucu ve kanun koyucu ruh halleri, bir başınalıkları, hayatlarını ebeveynlerin ve öğretmenlerin mutlak kontrolünde sürdüren çocukların kalbini fethediyordu. Toplumun kısıtlamalarından kurtulmak, üstelik bunu sevdikleri kahramanlar gibi alkışlanarak yapmak istiyorlardı. Bu durum doğal olarak muktedirlerin hoşuna gitmedi, bütün kahramanların kanun koyucu değil, mevcut kanunların koruyucusu olması isteniyordu.

Çizgi romanlar, özellikle grafik romanlar bu meseleyi tartışmayı çok sever. Süper kahramanların, kanunlara uyup uymaması, güçlerini kamu yararına kullanıp kullanmaması sayısız kez konu edilmiş, ilgi çekici ölçülerde adalet tartışması yapılmıştır. Kahramanlar, devletin elinde nasıl bir silaha dönüşüyordur? Devlet, onları ne adına kullanıyordur? Bir kanun koyucu gibi yaşama haklarını nereden alıyorlardır? Kahramanlar kamu yararının aleyhine olan eylemlerde bulunabilirler mi? Kahramanlar nasıl kontrol edilebilirler? Amerikan çizgi roman tarihinin bana göre en iyi hikâyesi, Alan Moore ve Dave Gibbons’ın ünlü grafik romanı Watchmen bu çarpıcı soruyla hemhal olur; Juvenal’in ünlü yergisinden alınan bir cümle, bütün albüm boyunca okura hatırlatılır: Gözcüleri kim gözetleyecek?

1985’te geçen öyküde süper kahramanlar öyle şeyler yapmıştır ki farklı bir Amerika’yla karşılaşırız. Watchmen’in 1986 yayımlanmaya başladığını, “What if?” sorusunun yaşanan zamana özellikle denk düşürüldüğünü hatırlatalım. Nixon’ın başkan olmayı sürdürdüğü, Vietnam Savaşı’nın kazanıldığı, Sovyetler’in adamakıllı bir tehdit olmaktan çıkarıldığı bir dünyadır bu. Bir ikisi hariç çoğu süper kahraman, “Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesinin” zorlamasıyla maskelerini çıkarmış, “sıradan vatandaşlara” dönüşerek ortadan kaybolmuştur. Metropolis’i andıran karanlık bir New York atmosferinde, Komedyen isimli, devletin anti-komünist faaliyetlerinde çalışan ünlü bir kahramanın cinayetiyle Watchmen’in dünyasına dâhil oluruz. Hikâye, başta polisiye gibi gözükmekle birlikte kahramanların geçmişi hatırlayarak, birbirlerine iç döktükleri bir dramaya dönüşür. Bölüm aralarında günlükler, mektuplar, alıntılar, röportajlar kullanılır.

Alternatif tarih vurgusu, sadece Amerika’yla değil, süper kahramanların geçmişleriyle de sürdürülür. Kahramanların hemen hepsi psikolojik olarak sorunlu, siyaseten takıntılı kişiliklerdir. Kötülerle savaşmaya, sosyal sorumlulukla değil, dünyevi amaçları ya da ideolojik inançları için başlamışlardır. Hiçbirisi katledilen ailelerinin intikamını almak, dünyaya adalet getirmek gibi nedenlerle bu işlere kalkışmış değildir. Altın Çağ’ın naif kahramanlarına gösterilen sempatinin aksine toplum tarafından sevilmemekte, şüpheyle karşılanmaktadırlar. Hepsi, bütünüyle yozlaşmış ya da hayal ettiklerinden çok daha farklı bir biçimde gizlenerek yaşayan birileri olmuştur. Geçmişin nostaljisiyle yaşanan zamanın dışlayıcı baskısı arasında kalmış, acılaşmış, daha da mutsuz kişilikler olmuşlardır. Kahraman olmaları yasaklanmıştır ama asıl önemlisi, eylemlerinin anlamına ilişkin inançlarını yitirmişlerdir. Kinik ve nihilist bir katile dönüşmüş olan Komedyen, suçla mücadele etmek isteyerek bir araya gelen benzerlerine acımasız bir konuşma yapar: “Bu sorunları sizin gibi palyaçoların çözebileceğini düşünmek için salak olmak gerekiyor. (…) Bu dünyada ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikriniz yok.”  Bir kötü adamı alt ederek herhangi bir şeyin çözüleceğine inanmanın saflık ya da körlük olacağını söyleyerek üzerinde “Uyuşturucu”, “Cinsel serbestlik”, “Savaş-karşıtı gösteriler” ve “Siyahların huzursuzluğu” gibi sözcükler yazılmış Amerikan haritasını yakar. Ona göre sorunlar çok daha büyük ve ulaşılmazdır, otuz yıl içinde nükleer füzeler, ateş böcekleri gibi gökyüzünü kaplayacaktır. Sonraki yıllarda pek çok kötü adama ve yolunu kaybetmiş kahramana ilham verecek olan Komedyen, büyük gerçeği fark etmiştir: “Her şeyin kocaman bir şaka olduğunu anladığınızda, yapılacak tek anlamlı şey komedyen olmaktır… Bunun iyi bir espri olduğunu söylemiyorum! Sadece oynamaya devam ediyorum.” Bu yapıbozumcu ironi, sadece kahramanlık kurumunu değil, çizgi romanın dualistik yapısını da alaşağı edici nitelikte bir göndermeydi. Anarşistti, Watchmen sonrasında hiçbir kahraman eskisi gibi olamadı, çizgi roman dünyasının gerçeklik ölçüleri baştan ayağa değişmek zorunda kaldı. Ülkemizde çok sevilen, İtalyan çizgi romanı Zagor bile bundan payını aldı diye iddia edeceğim. Ezeli rakibi Hellingen, Kızılderililere kendisini dünya dışı bir ilah gibi gösteren Zagor’a, “Hangi hakla yerlileri kandırıyorsun?” diyordu. Hangi hakla kanun koyucu oluyorsun, yargılama hakkını nereden alıyorsun, hangi ruh haliyle kostüm giyiyorsun?

Şunu sorabiliriz: Watchmen, bir anlatı olarak kahramanlara inanmıyor mu? Başka türden bir iyilikle “mutlu sona” ulaşmasına bakarsak, yalnızca kahramanlara değil, bütün insanlığa, dinlere, ideolojilere, devletlere, eylemlerinin ahlaki yönünün farkında olmayan bir koruyuculuğa karşı olduğu iddia edilebilir. Asıl derdi kahramanlık değil, farkındalığa dayalı bir özgürleşmedir. Komedyen’in, “Hepimiz birer kuklayız. Bense ipleri görebilen bir kuklayım,” sözleri özgürleşmek için yeterli değildir hatta. Dr. Manhattan, Ozymandias’ın yaptıklarına, üç milyon insanın yaşamı pahasına yaratılmış barışa bu yüzden göz yumar, “bir kötülüğe izin vermeden büyük bir iyilik (özgür irade) sağlamak imkânsızdır” çünkü. Bunun yetmeyeceğini de biliyordur: “Hiçbir şey asla sona ermez,” derken iplerini görebilen kuklaların savaşının bitmeyeceğini anlatmak ister. Muktedirlerin olduğunu ve ideolojinin onlar lehine bizi yönlendirdiğinin her zaman ve her koşulda farkında olmak gerekiyordur. 

Watchmen’i ilk kez duyanlar iki nedenle bu albümü okumalılar. Birincisi, iyilik, adalet ve hakikat üstüne tuhaf bir roman okuyacaklarının garantisini veriyorum. Garip bir hantallığı, sadece öne değil yana doğru da genişleyen hikâyesi sabır istiyor, onu ekleyeyim. İkincisi, Alan Moore isimli büyük bir yazarla tanışacaksınız. İşte bu sahiden paha biçilmez bir keşif olacak.

Sabit Fikir, Aralık 2016

Cumartesi, Ocak 07, 2017

Yazık Bize...


Hemen her gün kötü bir şey oluyor. Yeni yıla katliamlarla, bombalarla başladık. Üstelik bitmeyecek, arkası gelecek, ne yazık ki öyle görünüyor. Benim yaşadığım tarihten çıkardığım şudur, hükumetler, böylesi saldırılar karşısında hemen adresi belli olanlara, ellerinin altındakilere ve illa ki eğitimli muhalif azınlığa yönelir, onlara cellallenir, onları cezalandırırlar.

Dün gece arkadaşlarım, tanıdığım, sevdiğim nitelikli akademisyenler işten atıldılar. Niye  atıldılar sahiden anlaşılır değil diyeceğim ama bir anlamı olmayacak. Kaç aydır yineleniyor, herkes sırasını bekliyor, hemen hepimiz olup bitene alışarak, bakakalarak duruyoruz.

Nasıl şehirlerin tenhalaşmasına, insanların tedirginliğine alıştıysak, nasıl hiç bitmeyen ölümlere kahroluyorsak...Bunlar da dahil üzülmelerimize...

Sadece şu karşılaştırmanın yapılmasını dilerim.

1979-1980 arasında ölenler ile 1980-81 arasında işten atılanları düşünün... Sonra da son bir buçuk yılımızla karşılaştırın. Herkesin, her siyasetçinin yanlış dediği, keşke olmasaydı diye hayıflandığı 12 Eylül'ü geride bırakan günlerin içindeyiz. Çok daha fazla insan öldü, çok daha fazla insan işten atıldı.

Yazık bize, seçilmişler, profesyonel ve amatör siyasetçiler, akademisyenler, bürokratlar demokrasiye inanmıyor bu ülkede.

Bu kaçıncı "yazık bize" yazısı oldu bilmiyorum.

Perşembe, Ocak 05, 2017

BaşkaKent Ankara



Çeyrek asır önce şehirlerimiz, yerel özelliklerini bu kadar yitirmemişlerdi, bu kadar çok birbirlerine benzemiyorlardı. Piyasanın işleyişi, global kapitalizm, inşaat ekonomisi şu bu derken, maaile, benzer binalarda yaşıyor, benzer biçimlerde para harcıyor, benzer alışveriş merkezlerini paylaşıyoruz. Mobilyalarımız, kıyafetlerimiz, pencerelerimiz tanıdık bir auranın içinde salınıp duruyor.

Taşranın bu benzeşmeyle kaybolduğu bir şimdiki zamanın içinde sürükleniyor, geçmişi hatırlatan ve bizi anlatan küçük nişlere tutunmaya çalışıyoruz.

Hepimiz şahidiz, rant iştahıyla binalar yıkılıyor, yerlerine çok katlı yenileri dikiliyor. Öyle ya da böyle, bitimsiz bir inşaat iştahıyla şehirler başkalaşıyor, eskisi hiç yokmuşçasına düzleniyor.

Bana kalırsa çizerler, şehrin kaybolan yüzlerini, evlerini, sokaklarını, mahallelerini çizmeliler, görsel olarak onları kaydetmeli, onları resmetmeliler. Yorumlamalı, anlatmalı, tanıklık etmeliler, yitip giden şehir hafızasına, şehrin tarihine katkıda bulunmalılar. Geçmişi, bugünü, yok sayılanı, unutulanı, yıkılanı çizmeli, bize yaşatılanlara itiraz etmeli, şehirle cenk etmeliler.

Ankara’nın akasyaları, saksağanları, apartman kedileri, dik yokuşları, eski mahalleleri, insanları, huysuz havası, sakaleti, haşinliği, kavrukluğu, bozkırı, günbatımı çizilmeyi bekliyor.

Bu sergideki arkadaşlar işin ucundan tutmuşlar, umarım arkası gelir. Sahiden gelmeli. Tutkuyla, isyanla çizmeliler! İnsan, yaşadığı yere benzermiş. Şehri kendilerine, yapıp ettiklerini, en çok da çizdiklerini şehre katmalılar. 

[Ankara'yla ilgili bir karma illüstrasyon sergisi için küçük bir giriş yazısı yazmamı istediler.]

Salı, Ocak 03, 2017

Kafir ve Terörist


Her gün rastlanabiliyor, her gün yüzlerce biçimde yineleniyor, sosyal medyada birileri ya kendini teşhir ediyor ya da birileri tarafından teşhir ediliyorlar.

Medyatik birisi, anladığım kadarıyla, kendi konuşmasını kaydederek, hafif oynayarak, sanki hafif sarhoş, hafif delirerek bir şeyler söylemiş. Biz söylenenlerden hoşlanmayabiliriz. Hemfikir de olabilirdik. Çok da önemli değil aslında. Vara yoğa öfkelenmenin bir manası yok  çünkü. Tartışma derslerimizin bir parçasıdır. Öğrencilere fikirlerini sorarız. Bir üniversitede ne öğretilir, dünyada tek bir gerçek olmadığı... Kendini bir başkasının yerine koyma ve çoğulculuk...Çocuklar, niye parmak kaldırıyorlar?

Bu medyatik kişiliğin söylediklerinde tahrik ve tezyif varsa, kanun ve kitaba göre gereği yapılır. Bakın bu da derslerde anlatılır.

Peki ne oldu? Söz konusu kişi, söyledikleri nedeniyle Kıbrıs'tan Türkiye'ye getirildiğinde havaalanında saldırıya uğradı.

Yazık kere yazık. O insana yazık, bize yazık, aldığımız eğitime yazık, geleneğimize yazık...Gelenek diyorum, sağcıların ağzında biteviye bir gelenek yuvarlanır ya ben onu demiyorum. Biz niye toplantı yaparız, niye birbirimizi dinleriz, niye işin bir başka tarafı var deriz. Konuşarak daha iyi anlamaya çalışıyoruz. Gelenek budur...

Türkiye'ye getirilirken, hangi uçakla nereye kaçta ineceği, nerden geçirileceği sosyal medyada paylaşılıyordu. Bu paylaşımların dahi önlemi alınmadı. Olmuştur, sızdırılmıştır diyelim ama kim sızdırır diye de düşünelim, o bilgiye sahip olan güvenlik güçleri sızdırır, kim sızdıracak...Hadi sızdırıldı, ters köşe yaparsın, havalimanında başka yerden çıkartırsın... Yok, hiç öyle bir şey yapılmadı, adam göz göre göre dövüldü.

Kim suçlu peki? Suçlunun kim olduğuna dayak atanlar karar vermiş, dosyayı kapatmışlar, öyle anlaşılıyor. E o zaman güvenlik ve yargının anlamı ve sorumluluğu nedir? Onların görevi, uçuş bilgilerini sızdırmak, dayakçı ve linçci güruha yol vermek midir? Allah sakladı diyelim, linç kurbanı kişi orada ölseydi ne olacaktı?

Bu dönem, ileride anlatılırken, en çok şu iki kelimeyle hatırlanacak. Muhalifler ve hükumeti eleştirenler, terörist ve kafir olmakla suçlanıyorlar.

Eleştirenler, kafir ya da teröristse eğer, eleştiriye tahammül gösteremeyenler ve onlara karşı duranlar kim? Mümin ve kahramanlar mı?

Yok böyle bir şey.

Bir adam İstanbul'un ortasında, dünya kadar cana kıyıyor, sonra elini kolunu sallaya sallaya ortadan kayboluyor. Sen onu elinden kaçırıyor, sonra bir televizyon karakterini tutup yakalıyor, güruha dövdürtüyorsun. Milletin endişesini, memleketin tedirginliğini azaltıyor mu bu?  Bu öfke gösterileriyle nereye varılacağı sanılıyor ki? İnsanlar sokağa çıkamıyor, turist gelmiyor, yabancılar kaçıyor, dolar almış başını gidiyor, bunlar niye oluyor denmiyor da...

Pazartesi, Ocak 02, 2017

Seyrüsefer Defteri 78


Tierra (1996), yine çok ilginç bir Medem filmi, tuhaf diyaloglar, muamma ve saplantı (30 Aralık). ++ Cela 211 (2009), tempolu ve başarılı bir hapishane isyanı filmi, İspanyol işi (29 Aralık). ++ Capsule (2015) belgesel olmalıymış ya da kısa film (28 Aralık). ++ American Honey (2016) başarılı bir coşkusu var, beğendim (27 Aralık). ++ Storks (2016) teknik olarak bir yeniliği yok, iyimserliği de gişe ortalamasında ama sevimli (26 Aralık). ++La Tourneuse de Pages (2006) kısa film olmalıymış, uzattıkça defoları gözükmüş (25 Aralık). ++ Pretty Maids All In A Row (1971) Vadim için seyrettim, film vasat ama sinema magazini içeriyor, o yönü konuşturuyor (24 Aralık). ++ Miles Ahead (2015) müzisyen hikayelerini, filmlerini seviyorum (23 Aralık). ++ Goltzius and The Pelican Company (2012) Greenaway gösterisi, her zaman olduğu gibi tuhaf, kışkırtıcı ve kendine hayran bir sıkıcılık (22 Aralık). ++Baadasssss Cinema (2002) bu belgeselin aşkına Blaxploitation klasiği Coffy'yi (1973) seyrettim (21 Aralık). ++L'odeur de la mandarine (2015), D.H. Lawrence havasında bir gidişatı var, izlettiriyor (20 Aralık). ++ Westworld Sea1 Ep.9 ve 10'u seyrettim (19 Aralık). ++ Çarşı Pazar (2015) oyuncuların taşıyabileceği bir senaryosu yok (18 Aralık). ++ Tuna ile Star Wars Rogue One'a gittik, seyrettik ama SW filmi olmamış (17 Aralık). ++Morgan (2016) klişe ama iyi anlatılmış (16 Aralık). ++Westworld Sea1 Ep.7 ve 8'i seyrettim (15 Aralık). ++Het Debuut (1977) garip film, ergen kızın isyanı, aşkı, savrulması, eli yüzü düzgün bir Lolita çeşitlemesi (14 Aralık). ++ Carne tremula (1997) bir Almodovar daha, bir soap opera daha (13 Aralık). ++Vacas (1992) yine bir Medem filmi, tutkuyu ve saplantıyı anlatma biçimi, mekan sıkışması dikkat çekici (12 Aralık). ++ 7 Dias En La Habana (2012), fikir klişe duruyor ama hikayeler güzel (11 Aralık). ++ Atame (1990) nostaljiyle seyrettim, Almodovar'ı global sinemaya takdim eden film (10 Aralık). ++ Los Amantes del Circulo Polar (1998) çok iyi bir aşk hikâyesi, hele ilk kısmı benzersiz (9 Aralık). ++ La Ardilla Roja (1993) Julio Medem filmi, İspanyol tuhaflığı diye bir şey var, çok ilginç dört sahne her zaman çıkıyor (8 Aralık). ++ Handler der vier Jahreszeiten (1971), film gibi değil de R.W.Fassbinder filmi diye seyredilen film, ilginç elbette (7 Aralık). ++Jamon Jamon (1992) şehvet her şeyin nedeni diyen soap opera, Penelope ile Javier'in ilk filmleri (6 Aralık). ++The Magnificent Seven (2016) yeni uyarlama hem kısa olmuş, hem başka bir şey, romantizm revanşizme yenilmiş (5 Aralık). ++ Last Tango in Paris (1972) Marlon'un egosuyla öldürdüğü filmlerden (4 Aralık). ++ Star Trek Beyond (2016) kısım kısım iyi ve kısım kısım vasat, daha zekice senaryoları olurdu, aksiyona vurdular (3 Aralık). ++ War Dogs (2016) enerjisi olan bir film, oyuncu uyumuyla ayakta kalıyor (2 Aralık). ++The Neighbor (2016) aksiyonu var ama kapalı mekan gerilimi başarılı olmamış (1 Aralık). 



Pazar, Ocak 01, 2017

Kaos


Kafa için Alayına İsyan isimli bir çizgi roman yapıyoruz, ben yazıyorum, Sefa (Sofuoğlu) çiziyor. Kenar mahalleli işsiz güçsüz iki gencin Ejder ve Neco'nun gevezelikleri üstüne bir hikaye bu. Sefa, yılbaşı için bir şey yapalım istedi, Yukarıdaki espriyi kullanmıştık.

Sabah bir öğrendim ki yine canlara kıyılmış. Bu kadar gerersen ortamı çeşit çeşit insan var, aklı başında olanı zaten az bulunuyor, illa biri çıkıyor, dibi bulduruyor bize. Muktedirlerin bize bahşettikleri hayat bu. Tutamıyorlar ülkeyi. Güçleri yeri yurdu belli memura, gazeteciye yetiyor.

Bu noktaya nasıl geldik? Herkesin bir cevabı var, ben gözümle gördüğüme inanıyorum örneğin, bugün Suriye'de kendilerine karşı savaştığımız  radikalleri, Ankara'da, Ulus'ta gündüz vakti, herkesin ortasında eğitim alırken gördüğüm için ne dense inanmam. Bu insanlar, siyasi iktidar eliyle, şu veya bu nedenle, korunup kollandılar, şimdi rüzgar başka türlü esince, kendilerince, keyiflerince, canları ne çekiyorsa hesap kesiyorlar.

Peki bu söylediklerimin kime ne faydası var? Söylenmek, sövmek, hatırlatmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Haklı olmak, haklı olduğumuza inanmak bir şeyi değiştirmiyor.

Birlikte yaşayabilme inancı ve çoğulculuğu, kaos olduğunda berhava olur. İnsanlarımız korku içindeler. Şehir merkezlerine, çarşıya pazara inen herkes bu büyük tedirginliği görebilir, görmeyen ya bilerek görmek istemiyordur ya da intikamcı kahraman rolü kesiyordur.

Kaos varsa, siyaset, ekonomi ve gündelik hayat yaşanmıyor demektir. Kaos ses yükseltme ve bağırma zamanıdır, eğitimliler değil fanatikler öne çıkarlar ve sıradan insanlar bağıranlardan birini kazanıyor sanarak, cereyana kapılırlar.

En azından bu bağırışa katılmasa seçilmişler, hükümet olanlar. Kazananı yok bu işin çünkü.
Related Posts with Thumbnails