Salı, Kasım 21, 2017

Sıralama


Dan James'in Mosquito'sunda (2005) birbirini izleyen karelerde-sayfalarda bir erkek çocuğunun okuduğu kitapların değişimi anlatılmış. Anne kucağında Seuss ile başlıyor okuma serüveni. İlkokul çağında Tenten ve Roald Dahl geliyor. Ergenlikte okunanları yukarıdaki karede görüyorsunuz. Elde Lovecraft ve kenarda Kafka. Yirmili yaşlarda koyverilen sakal ve bıyıkla gelen yazar ise Borges.

Bizde olsa/ben olsam nasıl bir sıralama olurdu diye düşündüm, Türkiye'de Lovecraft'la büyüyen pek yok  mesela. Poe desek, hadi belki. Eskiden olsa en azından başlangıç noktasında uzlaşırdık, hepimiz Cin Ali okurduk. Şimdi o da yok. Devlet okulları, özel okullar, herkes kendine ve meşrebine göre bir şeylere değer veriyor, bir diğerini yok sayıyor. 

Benim listemde Cin Ali'den sonra Milliyet Çocuk, Enid Blyton veya Kemalettin Tuğcu gelirdi, daha sonra Tarkan çizgi romanı... Ne garip bir karışım! İlk gençliğim için Mehmet Eroğlu derim hemen, sonra oburlaştım, başka başka yazarlar, tek bir isimle anlatılamayacak bir çeşitlilik. 

Seksenli yıllarda ergenliğe girenler, büyüklerinden, okur yazar öğretmenlerden galiba en çok Orhan Veli ve Sait Faik  isimlerini duyarlardı. Hürriyet, İnce Memed'in galiba üçüncü romanını tefrika etmişti de Yaşar Kemal'le tanışmıştım. Benim aile ve okul çevremde en çok bilinen yazar, açık ara, Aziz Nesin'di. Hep söylüyorum, seksenli yıllarda, galiba 1983'ten filan itibaren her çıkan yerli romanı okudum, şimdi bunu yapabilmek imkansız, bir kuşak neyi çok okudu, ölçebilmek artık o kadar kolay değil. Takip edilemeyecek ölçüde çok yayın çıkıyor...

Pazartesi, Kasım 20, 2017

Marx Göğe Yükselirken


Kapital Manga’nın ilk bölümünde taşralı bir gencin, baba mesleği peynirciliği, zengin olma hırsıyla, endüstriyel bir üretime dönüştürme süreci anlatılıyordu. Kalfalıktan fabrika sahipliğine geçerken, çevresiyle ilişkileri değişiyor; rekabetçi piyasa koşulları karşısında inandığı değerlerin başkalaşması çeşitli yan hikâyelerle resmediliyordu. Örneğin çocukluk aşkının fahişelik yapmak zorunda kaldığını öğreniyor, gönlünü titreten bir başka kadının yatırımcı ortağı Daniel’in sevgilisi olmasını engelleyemiyordu. Babasıyla arasının bozulması, işçileri her defasında daha ağır koşullarda çalıştırmaktan hazzetmemesi, günbegün bozulan psikolojisinin eşliğinde ‘izleniyordu’. Doğrusu, politik bir hikâyede, hele ki Kapital uyarlamasında ‘hım hım eden bir öğreten adam’ yerine yan hikâyelerin kullanılmasını, soap opera kıvamını ve faş eden erkeklik krizini ilginç bulmuştum.

Bir devamlılık bekliyordum, yanılmışım. İkinci bölüm, yan hikâyeleri tamamlamayan ya da onları bütünüyle unutarak, bu bölüme özgü gerilimler çıkartan bir içerik taşıyor. İkinci bölümü, ‘bize’ bakarak Engels anlatıyor ki bu, Kapital özetinin tahkiyeyi alt etmesi anlamına geliyor. Örneğin kahramanın yaşadığı cinsel ve romantik gerilimler bu bölümde hiç hatırlanmıyor. Kadınlar hikâyeden bütünüyle çıkıyorlar. Mesele, erkekler arasında cereyan eden, ekonomi ve siyasetin konuşulduğu tipik bir Kapital prospektüsüne dönüşüyor. Tipik diyorum çünkü geçmişte ve yakın zamanlarda, Türkçede ya da başka dillerde yayınlanan Kapital uyarlamalarından pek bir farkı yok bu bölümlerin. Haksızlık etmeyeyim, bu kez Japon kırsalından (oysa Britanya’da geçiyordu hikâye) sıralanıyor tenakuzlar. Temel kavram ve yaklaşımlar gündelik hayatın içinden, basitleştirilerek ve mutlaka esprilerle betimlenir hep, yine öyle anlatılıyor. ‘Çocuklar veya halk anlayacak mı?’ gibi bir ebeveyn/öğretmen endişesiyle betimlendikleri için bu bölümleri çizgi roman değil resimli anlatım sayıyorum. Bir başka deyişle, ikinci bölümde uyarlamaya dair sadakat ve ideolojik hassasiyet kurguya galebe çalmış, barizleşmiş, niteliğini baştan ayağa eksiltmiş.

Yine de en azından finalde, sürekliliği olan, tansiyonu yüksek bir bölüm sahnelenmiş. İlk kitaptan tanıdığımız, suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi, yaşadıkça çaresizliği artan fabrika işçisi Karl, trajik bir cinayete tanık oluyor. Kıyametvari bir mali kriz esnasında, borçları yüzünden batmak üzere olan bir atölye sahibi, kasasındaki paralarla kaçmaya çalışan Banka sahibini bir sokak arasında öldürüyor. Karl, ölenle öldüreni umursamadan, katilden bankaya yatırdığı kadar parayı kendisine vermesini istiyor. Katil de bir sus payı gibi o paranın iki mislini kendisine uzatıyor. Böylelikle erdemli işçimiz, cinayeti görmezden gelerek ve parayı alıp kaçarak en önce dürüstlüğünü kaybediyor. Bu türden çelişkilerin resmedilmesi anlatıyı güçlü kılan nişler. Şaşmaz-sapmaz bir işçi klişesi olmaması gerçekçi. Diğer yandan Marx ve Engels’i göğe yükselen melekler gibi göstermek, endüstri öncesi üretimi ve ailevi dayanışmayı çözüm/kurtuluş yolu saymak gibi oldukça naif, saflığı sırıtan ve kolay zedelenebilecek bir son söz taşıyor kitap. Para kokan, müstehzi ve mağrur Daniel ile kendi kendine yeten, durgun bir yüzle dervişane konuşan Çiftçi/Peynirci Baba dışında herkesin mağlup olduğu bir hayat resmediliyor. Üstelik Marx, bize, kolektif değil açıkça bireyci bir mesaj vererek, kuşkuculuğu ve dirayeti elden bırakmamızı öneriyor. Kuşkuculuğa ve izaha diyeceğim yok ama uyarlama adına itirazlarım var.

Robin’in tehlikeli bir maceradan kurtulup babaevine dönmesiyle taçlanan, geleneği ihyacı bir iade-i itibar Kapital Manga’nın ana çizgisi olunca benim aklıma Marx’tan çok Polanyi geliyor. Ona göre, piyasa güçleri, ekonomiyi geleneksel toplumsal ilişkilerden koparınca insanlar cemiyet, etnik köken, din ya da dışlanmaya direnecek farklı kültürel temelleri esas alan bir dayanışma arayışına girerler. Polanyi, bireysel kazanç güdüsünün insan doğasının temel güdüsü olmadığını düşündüğü için maişetin çok farklı biçimlerde sağlanabileceğine inanır. Karşılıklı saygı temelinde toplumsal ilişkilerin ve medeniyetin değişebileceğini umut eder diyelim. Hal bu olunca, uyarlamayı yapanların her ne kadar Marksist kavramları refere etseler de başka saiklerle bir gelecek tasavvur ettiklerini düşünüyorum. Doğruluğunu hiç tartışmadan yazıyorum, hani Japonlar, geleneklerini yitirmeden modern olmayı başarabildiklerini düşünürler ya, uyarlama sahipleri bu resmi kanıya kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Geleneklerimizi korursak, büyüklere olan sevgimizi, mesleğimize olan sadakatimizi yitirmezsek, bize hep çalışarak ve sırtını dönük vaziyette konuşan köylü gibi kapitalist arzulara direnebiliriz buna göre. Kapital söz konusu olunca öyle olmaması gerekiyor elbet. Edip Cansever’in dizesini hatırlatıyor ve yazıyı bitiriyorum: ‘Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum’.

[Bu yazı daha önce Radikal Kitap'ın 5 Şubat 2010 tarihli sayısında yer almıştı.]

Cuma, Kasım 17, 2017

Otuz İki Kısım Tekmili Birden


2001 Pulitzer ödüllü, kurgusuyla beğeni toplayan, ilgiyle konuşulan, son yirmi yılın en iyileri arasında gösterilen bir roman Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları. Amerika’da çizgi romanın Altın Çağı sayılan otuzlu yılların sonunda başlıyor hikâyesi. Çizgi romanların gazetelerdeki bant biçiminden farklılaşarak kendi yayın mecralarını geliştirdikleri, yüzbinler satan envai çeşit derginin çıktığı günlerde başlıyor da diyebilirdim. Bizde “otuz iki kısım tekmili birden” diye anılan seriyal filmlerinin, ucuz fiyatlı macera kitaplarının çoğaldığı, çizgi romanlara henüz sinema romanı denildiği günler veya…

Kitabın yazarı Michael Chabon, sinematografik denilebilecek seyirli üslubuyla, iki genç Yahudi kahramanının, birlikte hazırladıkları bir çizgi romanla, endüstriye nasıl dâhil olduklarını resmediyor. Gençlerin büyüme hikâyeleri olarak da okunabilir roman. Amerikan popüler kültürünün ve bu mecrada etkin Yahudi sanatçı ve yatırımcıların hayatını da “izliyoruz” arkaplanda. Hırslarını, değişimlerini, çaresizliklerini… Belgeselci bir dili var yazarın, gerçekle romanın hayali evrenini inandırıcı bir biçimde harmanlıyor. Oyunbazlığı yok değil, lakin bunu ciddi bir malumatfuruşlukla yaptığından anlatılan olaylar, zikredilen sanatçılar ne kadar gerçek ne kadar değil belirsizleşiyor. Araya dipnotlar atıyor ya da anlatının içinde bir yandan konusuna hâkimiyetini gösterir diğer yandan ‘size tarih anlatıyorum’ diyen nitelik ve rahatlıkla açıklamalar yapıyor: ‘New Yorklu Almanların çoğunun Hitler’e ve Nazilere şiddetle karşı olduklarını söylemekte yarar var’ (s.225). Böylesi açıklamalar ve bazen yarım asır zaman atlayarak röportajlara, müzayedelere, koleksiyonculara yapılan atıflar romanın esaslı bir damarını oluşturuyor. Benim gibi çizgi roman meraklıları için kitap, gerçek ile (çizgi romanın) tarih(i) ne kadar ve nerelerde örtüşüyor meselesiyle bir arada ilerliyor. Kimi kastetmiş, kimden esinlenmiş veya gerçekten öyle mi olmuş diye mutlaka düşünüyorsunuz. Ortalama bir Amerikan vatandaşı içinse çizgi romanlar genel kültürlerinin ve geçmişlerinin sacayaklarını oluşturan sanat ve eğlence ürünleri. Onlar için roman, ayrıca nostaljik bir anlam taşıyor, kitabın gördüğü ilginin nedenlerini biraz da buralarda aramak gerek. 20.yüzyılda popüler kültür, tüm dünyada ya Amerikalıydı ya da yereldi diyorsak eğer Amerikanlaşmayı pekiştiren ve var edenleri, Hollywood ve çizgi romanları yadetmek durumundayız.

1938-1950 yılları arasında başta Süpermen ve Batman olmak üzere, eksantrik, tuhaf, eğlenceli ve ‘beş paraya’ pek çok süper kahraman dergisi yayınlandı. Romana adlarını veren Kavalier ve Clay, o günlerin miladında, herkesin yeni bir Süpermen tasarladığı bir aralıkta piyasaya giriyorlar. Nazilerden kaçan, aklı fikri ailesini Avrupa’dan kurtarmak olan ve o güne değin çizgi roman okumamış, sıra dışı bir yeteneğe sahip Kavalier projenin asıl yürütücüsü oluyor. Ortağı ve kuzeni Clay ise geçirdiği çocuk felci nedeniyle fiziken zayıf, buna karşın akıllı, konuşkan, plan ve pazarlamayı yapan bir tasarımcı-senarist konumunda. Böyle bir birliktelik, insana Süpermen’in yaratıcılarını, bir başka Yahudi ikiliyi Siegel-Shuster’i hatırlatıyor. Chabon, biri yazar diğeri çizer-kara kalemci (penciller) ikili benzerliğini bilerek kullanmış, Siegel-Shuster’in isim olarak kitapta yer aldığını belirtelim. Amerikan çizgi roman endüstrisinde yer alan diğer Yahudi üreticilerden de (Kirby, Kane, Eisner, Lee vd) faydalanılmış; Kavalier karakteri, Çek göçmeni olması nedeniyle Steve Ditko’yu ve altmışlı yılların yıldız çizeri Jim Steranko’yu andırıyor örneğin. Yarattıkları çizgi roman kahramanının (Kurtarıcı olarak Türkçeye çevrilmişse de!) Escapist olan ismi, özel yan anlamlar içerdiği için öylesine tercih edilmemiş. Kavalier de tıpkı Steranko gibi hem çok güçlü bir çizer hem de Steranko ve Harry Houdini gibi kelepçe, zincir ve iplerden, kilitli sandıklardan kurtulmayı başarabilen bir gösteri sanatçısı. Escapist, Escapology-Escape artist adlandırmalarından geliyor, şüphesiz ki “kaçış sanatı olarak çizgi roman” ya da “Nazilerden kaçan Yahudiler”i de aklımıza getirmeden geçemiyoruz. Eğlenceli göndermelere devam: Siegel-Shuster, Süpermen’i yaratırken Douglas Fairbanks ve onun Clark Kent alter egosu olarak Harold Lloyd’u temel almışlardır (her ikisi de yine Yahudi’dir), Kavalier ve Clay, bu ikiliyi her bakımdan hatırlatıyorlar. Will Eisner’ın aynı dönemi ve çizgi roman dünyasını anlatan otobiyografik grafik romanı The Dreamer’daki (1986) adlandırmalarıyla Bill Eyron-Jimmy Samson’u dahi andırıyorlar kimi zaman.

Chabon, ikilinin arasına gerilimi artırması beklenen bir kadın da katmakla birlikte başka türden bir ayrım istiflemiş. Clay’in eşcinsel olması, cinsel tercihlerini gizlemek zorunda kalması, ikircimli halleri, korkusunu bastırmak için evlenmesi, üstelik bu evliliği Kavalier’den hamile kalan ‘o’ kadınla yapması, dostluk, tutku ve aşk bağlamını derinleştiriyor. İroni dediğim ise şu: ellili yılların ortasından itibaren çizgi roman karşıtı gelişmeler yaşandı Amerika’da. Çizgi romanların çocukları şiddet eğilimi gibi psikolojik arazlara teşvik ettiği düşünülüyordu. Wertham’ın “Seduction of the Innocent” (Masumluğun İğfali) adlı kitabıyla gelişen, 1954 yılında tartışmaları Senato'ya taşıyan Estes Kefauver'in adıyla anılan (televizyonlardan yayınlanan) soruşturmalar başladı. Chabon, romanı tam bu dönemde bitirirken Clay’in eşcinselliğiyle ilgili bir göndermede bulunmuş. Wertham, süper kahraman çizgi romanlarının (kendi ifadesiyle) homo-erotik eğilimler (Batman ve Robin'i kastederek), gayri ahlâkî, kösnül bir cinsellik içerdiğini iddia ediyordu. Clay, romandaki sorgusu sırasında, süper kahramanların yanındaki çocukların (örneğin Robin’in), çocuk okurlar yüzünden yer aldığını, çocukların çocuklar hakkında yazılmış hikâyeleri okumaktan zevk aldığını söylese de bu kademsiz ve linççi iklimden kurtulamıyor. Mesele dönüp dolaşıp kendi eşcinselliğine ve etraflı iç hesaplaşmasına çörekleniyor. Eşcinsellik bağlamında sahici bir kurbana dönüşüyor Clay. Buna rağmen, finalde yazar, biraz haşmetli, bir o kadar da naif ve mutlu sonları seven çizgi romanlara selam durmayı ihmal etmemiş.

Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları zekice yazılmış bir roman. Chabon’un sinemaya uyarlanan popüler romanları var ama Türkiye’de yayın olarak düşünülmemesi ilginç. Bu arada romanın Türkçesinde orijinal isimler bazen çevrilmiş, bazen aynen bırakılmış, nedeni belirsiz. En önemlisi yazarın orijinalindeki son notunun kitaba dâhil edilmemiş olması. Diğer yandan kolay okunuyor, bunda çevirinin payı büyük.

Son not: Romandaki Escapist, Dark Horse yayınevi tarafından çizgi roman dizisi olarak yayınlandı-roman gerçek oldu ve Amerika’da yaşayan Kutlukhan Perker çizer olarak kadroda yer aldı.

[Yazı, ilk kez Radikal Kitap'ın  25 Haziran 2010 tarihli sayısında yer aldı.]

Perşembe, Kasım 16, 2017

2017'nın En İlgi Çekici Romanları


Her sene olduğu gibi, İdefix'ten yine sordular, yine oflaya puflaya bir liste çıkardım. Meraklsı için  uyarayım, benden kaynaklanan iki nedenle eksik bir liste bu. Birincisi, bu tür listelemelerde çalıştığım yayınevinden, İletişim'den kitap almıyorum. İkincisi, Türkçe edebiyat editörlüğü yaptığım için Türkçe edebiyatla ilgili bir seçim yapmıyorum. 

Ian McEwan- Fındık Kabuğu- YKY
Jean-Louis Fournier- Kuzeyli Annem –YKY
Zaven Biberyan- Meteliksiz Aşıklar - Aras
Ursula K.Le Guin- Anlatış- İthaki
Isabel Allende-Japon Sevgili- Can
Margaret Atwood - Cadı Tohumu- Doğan Kitap
William Maxwell- Hadi Yarın Görüşürüz- Jaguar
Tanizaki-Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın- Jaguar
Eduardo Galeano-Hikaye Avcısı- Sel
Paul Auster -4 3 2 1 - Can

İlgilisi için 2016 listesi  şurada
Daha da merak ediyorsanız 2015 listesi de şurada

Çarşamba, Kasım 15, 2017

Çizgilere Derkenar 7


Serteller ve Tan ile ilgili bir Cemal Nadir karikatürü. Tan gazetesi, özellikle son büyük savaş sırasında demokrasi taraftarlığı yapmış, memleket tarihinde sıklıkla tekrarlandığı üzre komünist olarak yaftalanmıştır. Karikatür, Akbaba’da çıkmış, her devrin adamı olan Yusuf Ziya Ortaç’ın dergisinde. Espri ona ait olabilir ama altında Cemal Nadir'in imzası var. Cemal Nadir’in solcu karşıtlığı, anti-komünistliği nedense pek hatırlanmıyor. CHP’li Cemal Nadir ile DP’li Ramiz Gökçe’nin solcular karşısında tek bir farkı yok halbuki.  Laf uzamasın, Tan gazetesinin devlet eliyle linççi bir kalabalık tarafından tahrip edildiği, çıkamaz hale getirildiği, yerle bir edilmesine karşın “halkı tahrik ettiği” iddiasıyla karşı davalar açıldığı bir süreçteyiz.  Bu karikatür o süreçte çıkmış, taraf olmuş. Şu veya bu nedenle, Cemal Nadir, Babıali'de esen linçci rüzgara kapılanlardan biri olmuş...

Zekeriya Sertel soruyor, "Nereye gidiyoruz Sabiha?", cevap "altımdaki ata sor"... atın kuyruğunu tutmaya çalışan ise cimriliği ile tanınan gazete ortaklarından Halil Lütfi Dördüncü... Kızıl at, nereye götürürse oraya gidebilirler ancak... Kendi tavır ve düşünceleri olabilir mi ki...

Atın cinsiyetine dikkat edin diyerek lafı bağlıyorum.


1959 yılında Demokrat Partinin basın üzerinde sansürü artmış, kimi gazeteler boş sütunlarla çıkıyorlar. Karşılıklı bir inatlaşma yaşanıyor, kimilerinin bu boş sütunlarla gururlandıkları da görülüyor. O dönemde Altan Erbulak yukarıdaki karikatürü çiziyor. Alt yazı-lejand ne kadar okunuyor bilemediğim için aktarayım, karikatürist yazı işlerine gidip önceden hazırladığı karikatürlerini veriyor ve “Al Şef! Ben seyahate çıkıyorum. 10 tane zamma, 7 tane pahalılığa, 9 tane et davasına ait karikatür yaptım, gün aşırı kullanırsınız” diyor.

Karikatürün o günlerde yaşanan hava ile bir ilgisi olup olmadığını düşünüyor insan ister istemez. Erbulak, birinci sayfa karikatürleri çizse de aslında siyasetle sınırlı ilgisi olan karikatürcülerden. Gündemle doğrudan ilişkisi yok desem ona haksızlık etmiş olmam, Erbulak biraz mesleki bir bıkkınlıkla, çokça da hayatın değişmezliğine ilişkin bir eleştiri yapıyor karikatürde. Gündelik gazetelerdeki siyasi karikatürün ister istemez tekrara dayandığını da vurguluyor.


Saçma ama neden olmasın? Sanırım Fellini söylemişti, “fikir güzelse mantığı pencereden dışarı atarım”. Yukarıdaki kapağı ilk gördüğümde ister istemez gülümsemiştim, “yok artık” mealinde. Sonra “Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da…” misali Süpermen’in uçtuğuna inanıyorsun da şu gözüpek pilotun süratle giden uçakta, tek elle tutunup geriye, kendisine kurşun yağdıran düşman uçağına altıpatlarla saydırmasına niye inanmıyorsun dedim. Her hikâye bir dünya inşa eder ve biz “mimarın” maharetine bağlanarak seyreyleriz. Güzelse eğer mantığı çöpe attığımızı fark etmeyiz bile.

İçinde doğup büyüdüğümüz kültürel aura, kanarak sevdiğimiz popüler hikâyeler ve mevcut anlatım biçimleri saçmaya ya da inandırıcı olmayana dair kodları belirler. Luke Skywalker, ata biner gibi kullandığı uzay aracının üzerinde benzer bir gösteri yapabilir ama biz bu pilota bakarken “hadi canım” diyerek burun kıvırabiliriz. Çünkü o uçak eskimiştir, bugünün popüler belirleyicilerine ve hayatımıza denk düşmez. “Gerçeğin” kodları herneyse onu çağırırız hemen.


Barry Gifford, David Lynch’in Wild at Heart (Vahşi Duygular) filmiyle popüler olan bir romancı. Lynch ile sonraları da çalışan Gifford radikal Amerikan edebiyatının bilinen isimlerinden. Ayrıca sinemaya da uyarlanan Perdita Durango, Wild at Heart filminde Isabella Rosselini’nin canlandırdığı yan tiplemelerden biriydi. Perdita Durango’nun Wild at Heart, True Romance ya da Natural Born Killers gibi popüler filmlerin suçlu Romeo-Juliet’lerine benzer bir hikâyesi var. Hollywood gibi anaakım bir mecra dışında hikâyeleştirildiği için daha sert ve marjinal bir içeriğe sahip. Perdita Durango hemen her şeyi yapabilecek ölçüde tehlikeli bir kadın, yoluna çıkan erkekleri harcamak da üstüne yok. Üstelik çok da hak verilebilir bir geçmiş hikâyesi yok. Kısa süreli sevgilileri oluyor, hikâyede karşılaştığı her erkeğe seks öneriyor örneğin. Belli amacı olan seri katillerden sayılamaz. Amerikan ahlakından ve Ortodoks alışkanlıklardan rahatsızlık duyduğunu açıkça söylüyor ama yaptıklarını bir rövanşizm olarak görmek abartılı olur. Perdita Durango, günü yaşayan bir suçlu. Ona sempati duymamızı gerektirecek bir tutarlılık taşımıyor. Siyah bir erkekle birlikte olduğu için kabilesi tarafından öldürülen Kızılderili kız hikâyesini duyduğunda hemen gidip bir Kızılderili erkeği önce baştan çıkarıyor sonra kafasını kesiyor. Duyduklarının doğru olup olmamasından çok onun o an için hissettikleri önemli.

Scott Gillis memleket okurunun alışkın olmadığı çizgilere sahip. Bob Callahan’ın yan hikâyelerle gelişen senaryosunu güçlendiren kareleri var. Anlatılan hikâyeyi imleyen (derinleştiren) imgeler kullanıyor. Çizgisindeki farklılık çiniyi kullanma biçiminde. Deseninden çok çinisi dikkat çekiyor. Geçmişi hatırlatan “fotoğraflar”, halüsinasyon ve rüya illüstrasyonlarıyla uğraştığı çalışmanın bütününden anlaşılıyor. Gillis, “ya sev ya terk et” türü çizerlerden; soğuk, mesafeli, kendini okurdan uzak tutan üreticilerden. Perdita Durango, Türkçede yayınlanan ilk grafik romanlardan. Az bulunur olması, okunmasını şart koşuyor.

Salı, Kasım 14, 2017

Yazı Atölyesi 4.dönem


CerModern'de sürdürdüğüm yazı atölyesinin dördüncü döneminin ilk duyurusu yapıldı. Atölyenin süresini biraz kısaltarak, beş haftaya indirdik. Meraklısına, ilgilisine diyelim...

Pazartesi, Kasım 13, 2017

Dağların Adamı Barnabo


İtalyan Kafka’sı, İtalya’nın Varoluşçu yazarı, büyülü gerçekçi edebiyatın simgesi gibi biçimlerde takdim edilen Dino Buzzati (1906-72), Türkçede en çok Tatar Çölü (İletişim Yayınları, 1991) romanıyla tanınıyor. Farklı adlarla defalarca yayınlanan hikâyeleri (ör. Colombre, Can Yayınları, 2007), bir masal kitabı (Ayılar Baskını, Milliyet Yayınları, 1995) ve bir başka romanı (Bir Aşk, Günebakan Yayınları, 1975) daha var ama hiçbirisi Tatar Çölü kadar konuşulmuş, ilgi çekmiş değil. Bu konuda yalnız değiliz, Tatar Çölü otuza yakın dile çevrilmiş durumda. Buzzati, dünya edebiyatında Giovanni Drogo karakterinin sürüklediği romanıyla hatırlanıyor. Dağları Adamı Barnabo, Buzzati’nin 1933 tarihli ilk romanı (Timaş, 2010, Çev.Elçin Kumru) .

Kitap, adından tahmin edilebileceği gibi dağlık bir bölgede, gereksiz biçimde oluşturulan ve öylece bırakılan (hayır unutulan!) bir cephanelikte nöbet tutan orman bekçileri arasında geçiyor. Barnabo, bu bekçilerden biri. Kahramandan ziyade romandaki tiplemelerden biri demek daha doğru olur. Buzzati, belgeselci bir gözle, roman zamanında ileride neler olacağına dair açıklamalar yaptığı, merakı öteleyen ve başka türlü bir merak yaratan bir dil kurmuş. Tatar Çölü’ndeki dinginlik ve yeknesaklığa, pastoral betimlemelere burada da rastlıyoruz: “evin bulunduğu düzlükte sessizlik hâkim; ara sıra ormandan homurtular geliyor ve beyazlara bürünmüş büyük duvar kayaların hepsi net şekilde görülebiliyor.” Asıl kahraman belki de bu atmosfer veya bekçiler arasında giderek belirginleşen endişe dolu hissiyat. Askerde nöbet tutanlar bilirler; nöbet dediğin hem yapılması gereken bir iş ve çoğunlukla angaryadır hem de her zaman bunun daha fazlasıdır. Nöbette biri uyursa sadece uyuyan değil herkes cezalandırılır. Görevinize ve bağlı olduğunuz asker topluluğuna karşı sorumluluk duyarsınız. Üstelik “düşman” pusudadır ve beklenmedik bir anda ortaya çıkmak için sizin zaaf göstermenizi beklemektedir. Saldırı ihtimali hem tedirginliği hem de sadakati pekiştirir. Nöbet tutulan ve ihtimamla korunan yer ne(resi) olursa olsun saldırı ihtimali ve sadakat, nöbet tutanların gündemine gelir çöreklenir, başka bir şey konuşul(a)maz olur.

Orman bekçilerinin şefi, “dağdaki düşman” haydutlar tarafından öldürülünce, hepsinin gündemi altüst olup bir anda değişiyor. Uzun uzun kıpırtısızca, hiç bir şey olmayacağını düşünerek izledikleri dağ manzarası başkalaşıyor. Haydutlar, tam da bekçiler bu kıpırtısızlığa alıştıkları anda gelebilecek tekinsiz ve beklenmedik bir mihraka dönüşüyor. Bekçiler, birbirlerine güvenmemeye başlıyorlar ve kendileri dışında kimsenin umursamadığı cephaneliği beklemenin anlamsızlığını konuşur oluyorlar. Buzzati bizi bu atmosfere dâhil ettikten sonra haydutları gördüğünde arkadaşlarına yardım edemeyen, korkarak bir köşeye sinen Barnabo’yu devreye sokuyor ve bize bu ahvali bir sır gibi ifşa ediyor: “korkudan elinin ayağının kesildiğini hissediyor; yakın mesafeden gelen silah sesleri arttıkça bu hissi daha güçlü hale geliyor (…) Bir türlü huzura kavuşamadan saatlerce ormanda dolaşıyor, gördüklerinin anısıyla kendisine eziyet ediyor, neden o kadar çok korktuğunu kendisine soruyor ve tam olarak bir anlam veremiyor”. Genç bekçinin duyduğu korkuyu kimsenin fark etmediğini belirterek, bizi özdeşleşmeye sevkediyor: “Barnabo’nun korkusundan düşmandan kaçtığını kimse öğrenemedi.” Korku ve onunla büyüyen pişmanlık, o “momente” takılıp kalan ve o anı yeniden yaşamak isteyen bir saplantı, anlatının temel izleğine dönüşüyor. Barnabo’nun bekçilikten atılması, çiftçiliğe başlaması, korkmuş olmasını bir kırılma noktası sayarak hayatını anlamsızlaştırması ve geri dönerek utancını temizleme fırsatını kollaması aynı bağlamda geliştiriliyor.

Oldukça basit ama insanın dünyadaki yalnızlığını ve onun kendini gerçekleştirme sürecini anlatması bakımından olağandışı bir hikâye bu. Yaralı karganın varlığı, Barnabo’ya olan yakınlığı-evcilliği veya bekçileri tanıyan haydudun konuşmaları-iz bırakmadan kaybolması, Buzzati’nin sevdiği türden fantastik ayrıntılar, üstelik bunu ansiklopedist bir titizlik ve ciddiyetle resmediyor. Böyle bir karga ya da o haydut var mı sahiden diye sormamızı istiyor ama cevabımızla ilgilenmiyor. Barnabo’nun dramı olmak istediği kimseyi olamaması, haydutlarla baş etmek istiyor, görevini önemsiyor bunu yaparken kendinin değil etrafındaki mesai arkadaşlarının da nasıl olması gerektiğini tasarlıyor. Kendisi olamadığı andan itibaren de utanç duyuyor, bir tercihte bulunuyor velâkin ona dayanacak kadar dirayet gösteremiyor. Olmasını zorunlu saydığı insan tasarımını gerçekleştiremediği gibi çevresindeki arkadaşlarını sadece kendi tahayyülüyle görebildiği için başka bir düzlemde yaşamaya başlıyor. Etrafındakiler onun acısını ya da takıntılarını fark edebilecek birileri değiller. Barnabo, bunu aklına getirmiyor, tek istediği kendini gerçekleştiremediği momenti yeniden yaşamak veya görüntüsünü yakalamak. Yeniden bekçi olduğunda dağlarda boy göstermekten başka bir şey yapmıyor. Varım ve burayım değil, görülüyorum’a indirgiyor kendini. Eprimiş bekçi kıyafetlerini hevesle giyinip kuşandığında ne-nasıl olacağını imliyor aslında bize.

Dağları Adamı Barnabo, iki açıdan önemli. Her şeyden önce uzun süre sonra Türkçede yayınlanan ilk Buzzati anlatısıydı. İkincisi, sonraki çalışmalarının, örneğin Tatar Çölü’nün izlerini bulabilmek adına verimli bir roman…

[Bu yazı,  ilk kez 28 Mayıs 2010 tarihli Radikal Kitap sayısında yer almıştı.]

Pazar, Kasım 12, 2017

Tartüf, Çizgi Roman Olursa...


Edebiyat ya da sinemadan yapılan sayısız çizgi roman uyarlaması okuduğunuzu tahmin ediyorum. Sinemacılardan veya yazarlardan çizgi romana (ve çeşitli çizerlere) yönelik sempati dolu açıklamalar da okumuş olabilirsiniz. Buna karşın çizgi romanın tiyatroyla pek yakınlığı yoktur; dünya çizgi romanında tiyatro uyarlamaları hem sayıca azdır hem de akılda kalacak nitelikte bir eser kotarılabilmiş değildir. Çizgi romanlar tiyatroda sahnelenmekle birlikte özgün tiyatro oyunlarının uyarlanmamış olması, muhtemelen piyasa koşullarının bir sonucu. Tiyatro kendisinden daha popüler bir anlatıyı sahneye taşırken çizgi roman endüstrisi, ilgi yaratmak (ve kullanmak) için kendinden daha popüler olan sinemaya bakıyor sıklıkla. Roman ve hikâye uyarlamalarında sahne tasarımı, kurgu ve bölümleme bakımından sinemaya yakın bir dil tutturulması hısım akrabalığın delili kuşkusuz. Shakespeare  uyarlamalarına bakıldığında özgün oyunla ilgisi olmayan bir dizge kurulduğunu hemen fark edebiliyorsunuz.

Tiyatro, genel anlamıyla eylemden çok konuşmaya dayandığı ve olaylar, ekseriyetle tek bir mekânda geçtiği için çizgi romana uyarlanırken baştan kısıtlar taşıyor ve yeni bir sahne bölümlemesi ve tasarımı gerektiriyor. Geçenlerde Molière’nin Tartüf oyununun çizgi roman uyarlaması yayınlandı.

Klasik tiyatroda oyunlar bir gün içinde bitecek biçimde düzenlenir. Oynanan oyunun geçtiği zamanın süresi arttıkça gerçeklik duygusunun tahrif edildiğine inanılır. Öyle ki, geçmiş, konuşmalarla anlatılır ve her ne olacaksa oyunun oynandığı süre içinde başlayıp bitmesi istenir. Tartüf, bu mantıkla kurgulanmış bir oyun, her şey çabuk gelişiyor. Kendini sofu gibi gösteren Tartüf’ün gerçek kişiliğini ve niyetini anlayamayan Orgon’un aile çevresinde gelişiyor. Aile, eş-dost Tartüf’ün bir düzenbaz olduğunu göstermeye çalışıyor ve bir türlü safça-imanla onu savunan Orgon’u ikna edemiyor. Tiyatro tarihi açısından oyunun ilginçliği, Tartüf daha sahneye çıkmadan seyirciye onunla ilgili mufassal malumat verilmesi, çatışma eksenini sahnede olmayan birinin üzerinden kurmasıdır. Çizgi romanda aynı bölüm uzunca bir süre Tartüf’ün yüzünü göstermeyerek, arkadan yandan gölgeleyerek hazırlanmış. Tiyatroda “kimmiş bu Tartüf çıksın artık” dedirten gerilim kısmen korunmuş.

Tartüf uyarlamasının en önemli güçlüğü, hikâyenin çizgi roman dünyası için bir olağanüstülük içermemesi. Oyunun vakt-i zamanında Kral için yazılmış ve ilk kez Kraliyet önünde sahnelenmiş olması, Tartüf’ün gerçek niyetini anlayarak düğümü çözen bir Kral aklının varlığını zorunlu kılmış olabilir ama bu çizgi romanlar için pek alışıldık bir durum değildir. En azından finaldeki kötü adam teşhirini karşıtlık ekseninde –ve Kral dışında- birinin –kahramanın- yapması geleneğine aykırıdır. Uyarlama yapılırken senaryoya bir başkalaştırma yapılmamış. Molière’in Fransız eğitiminin bir parçası olması, albümün okullara tavsiye edilecek olması uyarlamadaki sadakat ölçüsünü belirlemiş olmalı. Uzun yıllardır bu denli sadık bir uyarlama görmediğimi söyleyebilirim. Uyarlama ile ilgili bir başka mesele Tartüf oyunundaki uyaklı-beyitli dille ilgili. Çizgi roman için özgün metindeki manzum dil fazla süslü ve yapay kalıyor çünkü. Tartüf, Fransızcadan yabancı dillere tercüme edilirken (Türkçeye olduğu gibi) genellikle konuşma diline yaklaştırılarak düz yazı olarak çevrilmiştir. Çizgi roman uyarlamasında Nur S.Danışman, özgün manzum dile yakın bir çeviri tercihinde bulunmuş. İlginç olduğu muhakkak, çevirmenler için meydan okuyucu ve cezbedici bir yönü olmasını da anlıyorum ama okur, cümleler başka türlü olabilir miydi diye düşünmemeli, doğru olan bu bence. Manzum ya da düz yazı olmasından çok buna dikkat edilmeli sanki. Mitos Boyut Yayınlarının Tiyatro dizisinden çıkan Tartüf çevirisi (A.Selen, Ş.Aktaş ve Ç.Sarıkartal) bu sorunu, konuşma diline yakın bir manzumla aşmış. Benim beklentilerime daha yakın bir çeviri olduğunu söyleyebilirim. Burada kişisel tercihlerden söz ettiğimin farkındayım, şuna dikkat çekmek istiyorum. Filoloji bölümlerinde farklı mecralarda yapılan çeviriler karşılaştırılıyor, böylesi bir mukayese için Tartüf’ün çizgi roman uyarlaması, tercüme tercihleri ve uyarlamanın niteliği bakımından iyi bir örnek bana kalırsa.

Son söz üreticilere: uyarlamayı hazırlayan ekip Fransa dışında tanınan isimler değiller. Senarist Duval, neredeyse birebir sayılabilecek bir yazıma kalkışmış. Uyarlamada sadakat hep tartışılır. Saramago anılarında Körlük romanının sinema uyarlamasını neden kabul ettiğini açıklarken “bugüne değin hep benim yazdığımı yineliyorlardı, başka ve yeni bir şey düşünmüyorlardı” diyerek, uyarlamalardaki sadakatten hoşlanmadığını anlatmış. Duval, bu bakımdan Saramago’nun sevebileceği bir senarist değil, sağlam bir sadakat göstermiş metne çünkü. Yapıp ettiği, diyalogları görsel olarak tasarlayarak metni zenginleştirmek... Çizer Zanzim’i ise beğendim. Naif bir çizgisi var, çizgi romandan çok karikatürle uğraştığını hissettiriyor. Fırça kullanmıyor, tarama ucuyla resmediyor resmedeceğini. Çabuk çizdiğini sanmıyorum ama kolay ve herkes çizebilir ölçüsünde üretiyor. Naifliği buradan kaynaklanıyor ama bu bir tür sıcaklık da katıyor uyarlamaya.

[Bu yazı, ilk kez Birgün Kitap'ın 13.11.2010 tarihli sayısında yayımlandı.]

Cumartesi, Kasım 11, 2017

Crumb, Tekvin’i Niye Çizdi?


2009 yılı sonunda çizgi dünyası ve underground alemi adına merak uyandırıcı bir gelişme yaşandı. 1943 doğumlu ünlü çizer [Robert Dennis] Crumb kendisinden beklenmeyecek bir çalışmaya imza atarak Tekvin’in çizgi roman uyarlaması olan bir albüm (The Book of Genesis Illustrated) yayımladı. Hemen tüm dünyada ajanslardan servis edildi bu haber, bizde de çıktı, hatta bir asparagas teyellendi peşisıra: Crumb, Kuran-ı Kerim’i de çizgi romanlaştıracaktı vs. Biri bir albüm yayınlamış ve o dönem Türkiye’de de çizgi roman modası var, denk düştüğünden haber olmuş işte diye düşünmeyin. Ya da Tevrat’a ilişkin bir propagandanın parçası da saymayın derim. Hiç akla getirmeyin demiyorum, İncil ya da Tevrat ilk kez çizgi romana uyarlanmıyor. Pek çok ülkede dini kurumların özellikle geçen yüzyılın ikinci yarısında bizzat çizgi roman yayıncılığı yaptığını, Amerika’da sadece dini değil hayli iddialı anti-komünist çizgi romanları yayınladığını hatırlatabilirim. Din ve çizgi roman hiç sevmemiş değillerdir birbirlerini. Ajansların asıl ilgisini çeken şey, bu uyarlamayı gelmiş geçmiş en ünlü underground sanatçılarından biri olan Crumb’ın yapması. 

The Guardian birkaç yıl önce Crumb’ı ayrıntılı olarak anlatan bir yazı dizisi yayınlamış ve şu spotlarla sunmuştu: “60’ların hippilerinden 90’ların film yapımcılarına ve 21. yüzyıl küratorlerine, her nesil seks saplantılı, beşeriyet düşmanı Rober Crumb’ı yeniden keşfediyor”. Aynı sayfalarda eleştirmen Simon Hattenstone, “Crumb kırk yıldır en aşağılık arzularımızı çiziyor. O profesyonel bir sapık, çizgilerinde boy gösteren utanmaz bir canavar” diye yazmıştı. Kendisi gibi çizer olan karısı Aline’e göre, gülerek söylediğine bakmayın, “cinsiyetçi, ırkçı, Yahudi, kadın düşmanı” olan birinden söz ediyoruz. Altmışlı yılların ortasından beri çiziyor, bir aralar LSD bağımlısıydı, her türlü otoriteye karşı çıkan çalışmalar yayınladı. İri kıyım kadınlar, abazan erkekler, edebsiz edebiyat, grotesk olan her şey hikâyelerinde yer aldı. Kendinden sonra gelen kuşakları -bizdeki çizerleri dahi- derinden etkiledi. Bugün Grafik Roman adlı bir ardışık sanattan söz ediliyorsa Crumb’ın sahiden katkısı büyüktür. Samimiyetle saplantılarını, açmazlarını resmetti. Devlet, kilise, bürokrasi, polis, politikacılar, ebeveynler, aile başta olmak üzere bütün emredenlerle alay etti. Küçük bir anekdot aktarmalıyım, çizgilerini ve neler anlattığını bilenleri şaşırtmayacaktır: Janis Joplin ve Robert Crumb birbirleriyle tanışmak istiyormuş, ortak bir dostları varmış. Davulcu Dave Getz de Crumb’ın onlar için bir albüm kapağı yapıp yapamayacağını merak ediyormuş. Ortak dostları konuyu Crumb’a açınca Crumb, “Tamam, albüm kapağınızı yaparım, ama tek şartım, Janis’le tanıştığım zaman göğsünü mıncıklamak istiyorum” demiş. Albüm çıktıktan sonra verilen bir partide Joplin’le Crumb tanıştırılmış. Crumb, Joplin’in göğsüne yönelmiş ve arzusunu aynen dediği gibi hitama erdirmiş. Joplin, Crumb’a bakıp “Ah, tatlım” demiş. Bu Crumb’ın çok hoşuna gitmiş. Başa dönelim, evet böylesine ergen zekâlı, arzularına gem vuramayan ve ne yalan söylemeli komik, hınzır ve “ahlaksız” biri Tekvin’i çizgi romana uyarlıyor. Vallahi neden diyeceğim, ama kesin cevabını bilmiyorum.

Geçen yaz başlarında ilk kez, Crumb’ın böylesi bir uyarlama üzerinde çalıştığı haberi çıkmıştı. Kendi adıma ironik, eleştirel bir hikâye olacağını düşünmüştüm. Neredeyse eş zamanlı olarak yayıncısı, benim gibi düşünenleri ters köşeye yatırdı: Hayır, Crumb bütünüyle aslına sadık bir uyarlama yapıyordu. Doğrusu kitap çıkana kadar bu sadakat iddiasını ciddiye al(a)madım. Üstelik Tekvin, epeyce zürriyet meselesiyle ilgili olduğu için başka çizer ve mizahçılar tarafından hicvedilmiştir. Velâkin, albüm çıktığında gördük, Crumb yaratılışın ilk 50 bapını bire bir uyarlamış. Bol isim ve aile seceresi vardır, onları dahi o sevimli kaligrafisiyle aktarmış. Âdem ile Havva’nın kandırılmaları, ağaçtaki meyveyi yediklerinde çıplak olduklarını fark etmeleri, örtünmeleri, utanmayı öğrenmeleriyle başlıyor albüm. Habil’in cinayeti, İbrahim’in İsak’ı kurban etme ritüeli, Lut’un kızlarıyla sevişmesi, Sodom ve Gomorra üzerine yağan kükürt ve ateş, Rebeka, Yakup, Hacer, Nuh vd. Gerçekten iddia edildiği gibi sadakatle anlatmış yazılanları. Yine de bir ilginçlikten söz edilebilir: Tekvin’de geçtiği biçimde aktarayım “Tanrı adamı yarattığı günde, onu Tanrı benzeyişinde yaptı”. Crumb, asıl olarak Tanrı’yı çizmiş, öfkelenen, cezalandıran, akıl veren ve plan yapan biri olarak resmetmiş onu. Hakkını yemeyelim, cinsellikle ilgili ölçülü davrandığı, hele geçmiş işleriyle kıyaslandığında hayli sakınarak çizdiği iddia edilebilir ama bu uyarlama yine de her ülkede yayınlanamaz.

Crumb’ın bu uyarlamayı yapmak istemesi, sadakat göstermesi dilimizdeki klişe karşılığıyla “hidayete erdiğini” mi gösteriyor. Bir yaşlanma emaresi, pişmanlık içeren bir hezeyan ya da af dileme mi? Global ölçekli bir din ilgisinin sonucu olarak değerlendirilebilir mi veya. Sanıyorum, Crumb’ın ilk olarak ilgisini çeken şey, sapkın şöhretini bilerek yapılan uyarlama teklifi olması. Bunun cezbedici ve meydan okuyucu bir yönü olduğu muhakkak. Sadakati, profesyonelliğin bir parçası olarak görerek sorun etmemiş, bu da anlaşılıyor. Kafka ya da Bukowski uyarlaması yaparken de benzer bir itina göstermişti. Crumb, albüm hakkında konuşurken agnostik olduğunu söylemiş, anlattıklarından anlayabildiğim kadarıyla dinlere olmasa bile Tanrıya inanan biri. Israrcı da değil, hep öyleydi zaten, başka yönlere ilgi gösterdi çoğu zaman. Yoğunlaşmalardan sıkıldı, “Tanrı”yı uzun uzadıya konuşabilecek biri olmadı. Belki bu konu açıldığında yine ailesinden söz edebilirdi veya dönüp dolaşıp Amerika’ya olan nefretini anlatabilirdi, konuyu başka taraflara çekerek bile isteye dağıtırdı.

Crumb, Tekvin'i resimleme nedenlerinden biri olarak anlatılan hikayelerin ilginçliğini göstermiş, işe başlarken-ki bunu sonradan söylüyor, cinsellik ve şiddet dolu bir hiciv çıkarmaya niyetliymiş ama çalıştıkça bunu yapmasına gerek kalmadığını metinde bu ögelerin ziyadesiyle yer aldığını fark etmiş filan. İnsan, ister istemez Crumb’un üretimlerine bakıyor ve Tekvin’le kıyaslıyor, gözle görülebilir bir fark olduğunu hemen anlıyorsunuz. Tekvin, geçmiş işlerine kıyasla hayli “politically correct” bir çalışma. O sebeple epeyce yuvarlak ve ihtiyatlı konuşmuş dememiz gerekiyor. 

Başka bir soru: mesele, Tekvin’i asla okumayacak ya da önemsemeyecek Crumb okurlarına Tekvin’i okutmak veya bir biçimde Tekvin’i konuşulur kılmak olabilir mi? Olmaz demiyorum ama bunun çok etkili olduğunu düşünmüyorum. Neyi amaçlarsanız amaçlayın bir popüler kültür ürününün nasıl tüketildiği önemlidir, amacı ne olursa olsun, başka bir bağlama sapılması mümkündür çünkü. Tekvin çizgi romanıyla ilgili yorumlarda Crumb’ın geçmişinin belirleyici olduğu anlaşılıyor. En çok Tekvin’de resmedilmiş kadınlardan söz ediliyor örneğin. Okurlar devraldıkları ve alışkın oldukları hınzırlıkları yeniden belirginleştiriyorlar.  

[Bu yazı ilk kez  Birgün Kitap’ın 29.5.2010 tarihli yazısında yer aldı, blogta tekrar yayımlarken bir kez daha elden geçirdim. Yazıda yer alan alıntı ve  anekdotları Serüvenci arkadaşlarımdan Şenol (Bezci) ve Can'a (Yalçınkaya) borçluyum.] 

Cuma, Kasım 10, 2017

Kadın Aklı


Yüz yıl kadar önce Amerika’nın ve sinemanın ulaştığı her ülkenin en çok tanınan dinozoru Gertie’ydi. 1914 tarihli aynı adlı animasyonun kahramanı olan dişi dinozor, o yılların deha olarak adlandırılan çizgi romancısı Winsor McCay’in çizgileriyle hayat bulmuştu. O kısa filmdeki hikâyeye göre McCay, George McManus, Roy McCardell gibi bir grup çizer ve mizahçı, araba gezisi sırasında doğa tarihi müzesinde konaklamak zorunda kalıyor, akşam yemeği yenirken McCay dostlarına Gertie’yi anlatan bir animasyon çiziyordu. Gertie, bir sirk hayvanı gibi ayaklarını kaldırıp indiriyor, müziğe tempo tutuyor, huysuzluk ediyor, oburluk yapıyordu. Dinozorun olağanüstü büyüklüğü ve modern animasyon tekniği, günün seyircisine yeni ve şaşırtıcı gelmiş olmalı.

McCay, uzak görüşlülüğü ve olağandışı olanı gerçekmiş gibi gösterebilme mahareti nedeniyle bilerek seçilmiş bir isim. Uzak diyarlar, egzotik mekânlar, hiç bilinmeyen bölgeler, ıssızlık, tekinsizlik, her anlamıyla ‘cangıl’, McCay gibi öncü isimlerle kendini vareden çizgi roman dünyasının hısım akrabalarıdır. Buzlar altında yüzlerce yıl uyumuş bir adama, kocaman uzay gemilerine, Marslı bir kadına, vampirlere ve uçan adamlara rastlarız hikâyelerinde. Sanıyorum Fellini, çizgi romanı diğer sanat türlerinden ayıran en temel farkın daima olağanüstü hikâyelere sahip olmasıdır demişti. ‘Hiç olur mu a canım çok mantıksız’ denmez çizgi romanlara örneğin… Çocuksu bir abartı, fantastik bir aura, rasyonelliği kapı dışarı eden bir inanç hâkim oluverir anlatıya, yadırgamayız… Gertie’yi, McCay’in resmetmesi anlaşılır bir tutum bu sebeple. Sinemada ya da romanda bu olağanüstülük yok diyemem. Sanatın hayatla ve rutinlerle ilişkisinde ve kendini varederken kurduğu düzlemde olağandışı bir seyir kurma arzusu zaten vardır. Bir genelleme yaparsak ve bu genellemeyi diğer sanatların geneliyle kıyaslarsak, çizgi romanların olağanüstülüğün eşiğine daha yakın durduğunu iddia edeceğim.

Tardi’nin ünlü dizisi, tam adıyla, Adèle Blanc-sec’in Olağanüstü Maceraları, Gertie’yi çağrıştıran biçimde, 136 milyon yıllık bir dinozor yumurtasının çatlamasıyla başlıyor. Hikâye tarihiyle sene 1911, o olağandışı yaratık-kuş Paris semalarında dehşet yaratarak gezinirken Tardi, takıntılı ve komik erkeklerin hâkim olduğu bir şehir ve hayat manzarası çiziyor bize. Tardi, Türkiye’de çok bilinmemekle birlikte, kendi adıma hemen sayabilirim, yaşayan en büyük çizgi roman ustalarından biri. 1946 doğumlu, Fransa’nın güneyinde doğmuş, çeşitli hikâyelerinde şiveli konuşan Marsilyalıları, Lyonluları anlatması tesadüf değil. Çizgi romana altmışlı yılların sonunda Pilote dergisi çevresinde başlamış. O çevrede yer alan gençlerin, Christin ve Giraud gibi birlikte çalıştığı isimlerin ortak özelliği, anaakım çizgi roman anlayışının dışına çıkmalarıydı. Nasıl bir hikâyeci olduğunu bu başlangıç noktası açıkça beyan ediyor aslında. Tardi, o yıllarda, pek çok yaşıtı gibi Herge’in ligne clair (açık berrak) çizgi tarzını kullanan, fotoğraf ayrıntısında arkaplanlar tercih eden, komikleştirerek çizen biriydi. Yetişkin okurlara yönelik siyasi dertleri olan çalışmalar yapmak istiyordu. Bu iki eğilimi yıllar içinde nerdeyse hiç değişmedi. Leo Malet, Louis-Ferdinand Celine gibi iyi edebiyatçılardan uyarlamalar yaptı, piyasa beklentilerinin aksine siyah beyaz çizmeyi yeğledi. ‘Sanat’ çizgi romanı yapmak istemiyordu ama anaakım çizgi romanın okurlarını da hedeflemiyordu. O yüzden olabilir, gelenek ve modern arasında kaldı hep, ikisine de dâhil olmadı sanki… Her zaman şehre yeni gelmiş bir göçmen gibiydi, diğer yandan şehri, şehrin sahiplerinden daha iyi tanıyordu.

Adèle Blanc-sec, onun popülerlik kazanmış çalışmalarından biri (1976-2007). Dokuz albümlük diziyi yayın efsanesi A Suivre dergisinden hatırlayanlar çıkacaktır. Yakın tarihli global rağbetini ise Luc Besson’un yaptığı film uyarlamasına borçlu. Tardi, İngilizceye birkaç kez tercüme edilmekle birlikte Amerika’daki düzenli sayılabilecek yayını bile filmin etkisiyle yakınlarda gerçekleşti. Adèle Blanc-sec, Tardi’nin çok sevdiği, kimileri dokümanter nitelikli başka çalışmalar da yaptığı, 1910’larda geçiyor. Çizgi romanlar genellikle erkek anlatıları olduğu için kadın kahramanlar (heroine) sayıca azdır. Adèle, erkek kahramanlardan geri kalır biri değil. Onu tanımlarken külliyen ahmak, saplantılı, iyi ya da kötü ‘eksik’ erkeğin arasında ne yaptığını bilerek yaşayan bir maceraperest demek gerekiyor. Tardi’nin ironik üslubunda hemen tespit edilecek bir ayrım bu. Çevresini komikleştirerek öyle bir ucubeleştiriyor ki, kahraman neredeyse hiçbir şey yapmadan, daha en baştan sivriliyor.

Adèle’nin ilgi çekici olan bir yönü var, Fransa’da erkek düşmanı anlamında ‘misandrist’ sayılıyor. ‘Yahu altı üstü çizgi roman, abartmışlar’ demeyin, konuşuluyor işte, toplumlar spekülasyona ihtiyaç duyar, ne desek boş, geçerken Žižek’e selam gönderelim. Cinselliğe ve dair tutkulara çizgi romanda değinilmesine rağmen aseksüel bir kahraman Adèle, erkeklerle yakınlaştığını görmüyoruz. Arada bir banyoda yıkanırken, küvette otururken, düşünürken çıplak resmedildiği oluyor o kadar… Ne aşk ne de bir cinsel çağrışım içeren bir temayülle faş edilmiş değil. Şapşal erkekler arasında akıl yürütürken, cesaret gösterirken, sigara tellendirirken izliyoruz onu. ‘Kadının fendi’ denir ya, öyle işte, suyun yatağını bulması gibi sessizce ve bazen kasıtlı bir hırçınlıkla erkekler arasından sıyrılıp çıkıyor, yolunda ilerliyor. Kimi yönleriyle George Sand’i andırdığını düşünüyorum. Tardi’nin eski ile yeni arasında kaldığını söylemiştim yukarıda. Adèle’nin dizi başlığında geçen olağanüstülük de böyle bir şey. Bir yanda dinozorlar, maymunlar, mumyalar diğer yanda başka türden bir karakter derinliği, kadın aklı… Olağanüstü bir çizgi roman işte…

[Bu yazı, daha önce 23 Ekim 2010 tarihinde Radikal Kitap'ta yayımlandı.]

Perşembe, Kasım 09, 2017

Gececi


Yeni bir çizgi roman dergisi çıktı, çizgicilerin mecrası olması önemli, türü sevenlerin en azından bu nedenle dergiyi sahiplenmesi iyi olur bence. Derginin güzelliklerini sıralayayım: küçük Galip Tekin ilavesi hoş olmuş mesela, genç çizerler var, bir enerjisi var, eskilerden Lamia'nın yeniden çizmesi filan... Magazini ve aktüelitesi yüksek olmuş. Bu bakımdan Hortlak'tan daha iyiler. Hikayeler editöryal olarak bir yoğunlaşma içermiyor, anlaşılan o ki, önerilere açık olmuşlar. Kısa sürprizli Dıgıl tarzı da Lombak veya Kara Karga havası da hissediliyor... Edebiyattan çok pulpa yakın olmak istemişler. Ot/Otlak tersini deniyor-denediği zaman...Yakınlığı bir tercih olarak gördüğüm için belirttim. Kağıdı nedeniyle olabilir ilk görüşte Mağara'yı andırdılar bana.  Uzun ömürler ve yeni sesler çıkarsın dileyelim, yolları açık olsun.

Çarşamba, Kasım 08, 2017

Çizgilere Derkenar 6


Çizgilerde ardışıklık dediğim şey, resimler/kareler arası devamlılık. Yukarıdaki örnek neredeyse doksan yıl öncesinden, ilk önemli çizgi romanlardan, Hal Foster'den. Metin ağırlıklı bir Tarzan uyarlaması. Resmi büyütürseniz şunu fark edeceksiniz... İlk öncelik, metni açıklayıcı resim çizmek. Asıl olan "metin" (text) olduğu için resim destekleyici ve anlamayı kolaylaştırıcı bir işlev taşıyor. Yazıyı okumadan peşi sıra resimlere baktığınızda bir hikaye çıkmıyor değil ama metinde ayrıca bir şey anlatıldığı için kopukluk var, resimler tek başına bir şey ifade etmeyebiliyor.


Yukarıdaki örnek ise daha yakın tarihli, Blazing Combat'tan bir sayfa. Yazı hem azalmış, hem de çerçeve içine girmiş, artık konuşma balonları kullanılıyor. Duygusal bir sahne, bir öfke patlamasını anlatıyor, ölen için bir tür hayıflanma. O duygu yazısız da anlatılabilirmiş...bu güç artık keşfedilmiş durumda. İngilizce bilmeseniz, metni okuyup anlayamasanız bile o duyguyu görebiliyorsunuz.


Sonuncu örnek Borgia'nın son albümünden (2011) küçük bir anlatım örneği. İlk karenin işlevi yokmuş gibi geliyor ama son karede o karede görünenleri kullanıyoruz, görsellik ustaca kotarılmış. Bir sonraki sayfada o üç asker, sudaki cesedi çıkaracak ve ölenin kim olduğu hakkında konuşacaklar. Esasen "figüran" olan o üç kişi bir şeyi aşikarlaştırılacakları için öne çıkartılmışlar. Aralarında konuşmaları için en az iki kişiye ihtiyaçları var. İlk örnekte yazıyla bir paragrafta anlatılan bir olay dört kareyle kurulmuş...Çizgi roman teknik olarak ilk örnekte kalmış olsaydı, bir üst yazıyla şöyle denebilirdi: "O gece nehir kenarında devriye gezen askerler Giovanni'nin cesedini bulacaklardı." Görsel olarak da sadece 3.kareyi kullansak yeterdi.

Şimdi soru şu: bu sayfa anlatım olarak uzatılmış mı yoksa görselliğe yüklenerek güçlendirilmiş mi?

Bizim çizgi romanımız yakın zamana kadar yazı ağırlıklı oldu, bir başka deyişle Hal Foster'in bol yazılı üretimlerine benzer bir nitelikte çalışmalar yayımlandı. Resimle zaten gösterilen sahneler ayrıca yazıyla da anlatılıyordu. Aşağıdaki Tarkan sayfasını incelerseniz,  sayfanın o üst yazılar olmadan da anlaşılacağını görebiliyorsunuz. Sezgin Burak, okurun anlamayacağını düşünerek o yazıları "pekiştirmek" adına eklermiş. Suat Yalaz, "bakılıp" geçilmek değil "okunmak" istediğini söylemişti bana. Sonraki yıllarda Karaoğlan'ı metin ağırlıklı başka bir formatta da yayımladı. Kendi deyişiyle "resimli roman" değil "Yaşar Kemal havasında bir roman" yapmak istedi Karaoğlan'ı.


Çizgi romanımızdaki ardışıklık, kareler arası devamlılık ve görsel dildeki yenilikçilik bana göre Utanmaz Adam'ın Gırgır'da çizilen serüvenleriyle başladı. Öncesi "story telling" dediğimiz bahiste hantal ve eskiydi, daha önemlisi bu kimseye sorunmuş gibi gelmiyordu.

Pazar, Kasım 05, 2017

San'natçı


İki amca konuşuyor, biri diğerine, arkada oturan-yayılan-gazete okuyan oğullarını tanıtıyor: "Bizim mahdumlar. Biri şair, biri ressam, öbürü de musikişinas." Diğeri üzülerek cevaplıyor: "Allah yardımcın olsun birader. Demek üçünü de sen besliyorsun!"

Cemal Nadir çizmiş, 1938 tarihli bir Akbaba karikatürü, tam sayfa kullanılmış. "Besliyorsun" vurgusu nedeniyle sanatçı karşıtı bir esprisi var, mesele sadece sanattan para kazanamamak değil, avare bir hayat sürdürmeyi kabul etmeyi de içeriyor. Cemal Nadir'in bu fikre inandığını kabul etmemiz gerekiyor. Sanatçının avareliği, tembelliği, aylaklığı, çalışmazlığı, mirasyediliği hayli bir popüler bir önyargıdır. Geçen bir hükümet temsilcisi, partililerine konuşurken bırakın sanatı sepeti, inşaat yapın (çalışın) filan demişti. Bugünün yumurtlaması değildir bu azımsama.

Sadece sokakta değil üniversitede, bürokraside hatta bizatihi edebiyatçılar arasında bile bu fikrin kabul gördüğüne inanırım. Bugünün değil yüzyılların yargısı bu diyeceğim. Öyle ya da böyle, anti entelektüelizm hep vardı, bu iklimde sanatla uğraşırsanız, ister istemez, dejenere (çalışmayan ve yerli olmayan) bir sanatçı tahayyülüne öfkeyle yükleniyorsunuz.Tek tek bakarsanız sayısız yazarımızda, çizerimizde, sinemacımızda, romanlarda, şiirlerde, oyunlarda bu tavrı görebiliyorsunuz.

Bizatihi sanatın bu tavrın taşıyıcısı-yaygınlaştırıcısı olması ise bana Frankenstein fıkrası gibi geliyor...

Cumartesi, Kasım 04, 2017

Sinemanın İstanbul'da İlk Yılları


Sinemanın memleketteki ilk günleri, karmaşası, temaşası, şayia ve iştahı… Kalabalığı ve seyrekliği, ara durakları… Mekânlar, işletmeler, ilk gösterimler, isimler ve teferruatlar…

Nezih Erdoğan, sinemanın İstanbul’daki ilk günlerini anlatıyor, arkeolojik bir kazıyı andıran titizlikle, sabır ve emek isteyen bir tutkuyla kayıp bir geçmişin izinden gidiyor.

Sinemanın İstanbul’daki İlk Yılları, modernleşme tarihimizin seyir ve sinemayla gelen büyük dönüşümünü resmediyor. Bir başvuru kitabından fazlası.

Cuma, Kasım 03, 2017

Temel Reis ve Safinaz




Steve Mannion çizmiş bunları. Şimdiki kuşaklar hatırlamayabilir, Temel Reis çizgi filmleri yayımlanırdı televizyonda, zora düştüğünde ıspanak konservesi yiyerek güçlenen Temel, dayak yediği, gücünün yetmediği Kabasakal'ı bu yolla tepeliyordu filan. Aralarındaki kavganın temel kaynağı pek de güzel olmayan, ananemin deyişiyle değnek gibi bir kadın olan Safinaz'dı. Öyle ki "Safinaz" ismi "Şaban" ismi gibi espriye dönüşmüştü halk ağzında. Her bölüm, Temel'in Safinaz'a kavuşmasıyla son buluyordu. Herkesin, hayli "çirkin" olduğu bir hikayeydi Temel Reis. Özellikli bir çirkinlik, komikleştirilmiş bir çirkinlik demek daha doğru.

Mannion, başka türlü bir Safinaz çizmiş, büyük buluş değil ama bana ilginç geldi. Niye ilginç geldi diye düşündüm, Çizgi güzel-kıvrak ve sevimli. Eskiyle yeniyi güzel harmanlamış ama aslına bakarsanız bambaşka bir şey yapmamış. Kadınların güzel, erkeklerin çirkin çizildiği genel bir aura vardır, hafif erotik ve erkek gözlü, tam da ona uyarlanmış.

Bana ilginç gelmesinin nedeni galiba bir parça nostaljiye kapılmam, o ters köşenin farkına varmam.

Bir ilüstrasyon nasıl ilgi çeker? Güzel çizilmesi, bir cazibe yaratması filan onları elde bir sayalım. Olmazsa olmazları hemen geçelim. Galiba biraz zihin açıcı, biraz esprili, biraz ironik olması gerekiyor, konuşulabilmesi gerekiyor. Mannion bunu başarmış.

Avuntular


Yalnız yenilen yemekler, kuytular, bulanık camlar, parçalı bulutlu havalar. Kalabalıklardan geriye kalan sessizlikler, beton tepelerin iniltisi.


Ömer Arslan, sessizce geçip giden insanları anlatıyor, her gün bir şeylerle avunan insanları… Günün yorgunluğunu. 

Avuntular, taze bir iç dökme öykümüze, tutsaklık parçaları, unufak.

Perşembe, Kasım 02, 2017

Seyrüsefer Defteri 87


Atomic Blonde (2017)  beklediğimden iyi çıktı, eli yüzü düzgün aksiyon olmuş, narsistik kahraman edasını da iyi vermişler (31 Ekim).++ Jungle  (2017) bir doğa hikayesi ama üstüne sos olsun diye bir şeyler katılmış, onlar da hikayeyi düşürmüş (30 Ekim). ++  Mindhunter Sea1 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (29 Ekim). ++ Maudie (2016) ressamın hikâyesi şaşırtıcı, iyi oyunculuk var, iddiası da o zaten (28 Ekim). ++ Leatherface (2017) bir kalabalığı var, şaşırtmaya ve dehşete koşuyor (27 Ekim). ++ Les Innocents (2016) kimi sahnelerin duygusal eşiği çok başarılı ama geneli Sezar ödülü klişeleriyle dolu (26 Ekim). ++ Mindhunter Sea1 Ep.1 ve 2'yi seyrettim (25 Ekim). ++Killing Ground (2016) öyle kafana göre ıssıza, doğaya, ormana gidersen seni öperler paranoyasının bilmem kaçıncı bölümü (24 Ekim). ++ İstanbul yolculuğu (23 Ekim). ++ Puncture (2011) bir tempo sorunu var, finali itibariyle başka türden bir gerilime girmeliymiş (22 Ekim). ++ Preacher Sea2 Ep.5 ve 6'yı seyrettim (21 Ekim). ++ Room 104 Sea1 Ep. 9, 10, 11 ve 12'yi seyrettim (20 Ekim). ++ L'amour Fou (2010) Yves Saint Laurent belgeseli, ileri geri sıçrayışları, topu çevirişi değişik (19 Ekim). ++ Keşanlı Ali Destanı (1964) oyun güzel filmi kurtarır denmiş, hızlı çekildiğinden sinematografisi zayıf (18 Ekim). ++ Ich und Kaminski (2015) film ilerledikçe sarkastik tutum kayboluyor, bence bu tutum ta baştan o kıvamda tutulsa film büyürmüş (17 Ekim). ++The Intervention (2016) bir naifliği var, ne et ne balık ama sakince seyrediyorsunuz (16 Ekim). ++Maaile Cingöz Recai'ye gittik, Guy Ritchie nefesi, Onur Ünlü'nün sallanan yakın çekimleri, Lapitak topuk çatlak kremi (15 Ekim). ++ The Invisible Woman (2013) ilginç ama bi şey eksik, ne eksik bilemedim, çok mu "belge" aşkına kapılmışlar (14 Ekim). ++ L'ombre des femmes (2015) bana hikâyesi, iddiası, rengi sahici gelmedi (13 Ekim). ++ My Cousin Rachel (2017) finaldeki twist klişeyi bozmuş (12 Ekim). ++ Funda ile Darbereye Elly'e (2009) gittik, güzel film (11 Ekim).++Preacher Sea2 Ep.3 ve 4'ü seyrettim (10 Ekim).++ Le Journal D'une femme de Chambre (2015) Fransızların sevdiği romanlardan, kaçıncı uyarlaması bilmiyorum ama Bunuel uyarlamasının (1964) çok gerisinde (9 Ekim). ++ Blanka (2015) dokümanter havası var, bir yere varmıyor, çocuklar ve yoksulluk, Filipinlere Capon bakışı (8 Ekim).++ Words and Pictures (2013) yaşlanıyorum, başarılı bir aşk hikayesi, edebiyat magazini de iyi (7 Ekim).++ Mal de pierres (2016) güzel film, ilham verici bir tutku hikâyesi (6 Ekim). ++ The Thomas Crown Affair (1968) benzer filmlerde artık Cruise oynuyor ve ne kadar silikon kalıyor. Meraklısı için "böyledir gişe filmleri" reçetesi, kurgu, eş zamanlı sahneler vs... yine de güzel sahneler var (5 Ekim).++O Lobo atras da Porta (2013) kararsız kaldım, gerilimle başlıyor, düz yola iniyor, Brezilya'dan kara film (4 Ekim).++ Glory /Slava (2016) iyi film, bir ucu Coen Kardeşlere bir ucu Aziz Nesin'e teyellenir, Bulgaristan'dan (3 Ekim). ++ Sonsuz Bir Aşk (2016) çok şey söylemek isterken sahne sahne irtifa kaybeden film (2 Ekim).++ Koblic (2016), Arjantin filmi, potansiyelli hikayeymiş (1 Ekim).



Çarşamba, Kasım 01, 2017

Işıklı sayfalarda ergen öfkesi


Gipi, 1963 doğumlu ünlü bir İtalyan çizgi romancı. Asıl adı Gian Alfonso Pacinotti. Sinemaya olan yakın ilgisi, yönetmenliği, dokunaklı grafik romanları, akıllı sözleri, büyülü renkleri, ilginç ardışıklığı onu son on yılın en çok merak edilen Avrupalı üreticilerden biri yaptı. Ülkesinde hatırı sayılır bir çizgi roman piyasası olmasına rağmen anlattığı hikayelerin niteliği nedeniyle asıl olarak Fransa’da ilgi gördü, ilk büyük itibarlı ödülünü 2005 yılında Angoulême’de kazandı. 2006’ta Amerika’da Gli Innocenti (The Innocents) ile Eisner’e aday gösterildi, böylece İngilizceye de etkili bir giriş yaptı. Bizim tanışmamız ise çok yeni bir çalışmasıyla, Oğulların Diyarı (La terre des fils, 2017) ile ancak bu yıl gerçekleşebildi.

Oğulların Diyarı karanlık bir hikaye, belirsiz bir gelecekte geçiyor. Bilimkurgu edebiyatından, sinemadan, çizgi romanlardan aşina olduğumuz bir yokluk ve seyreklik dünyası bu. Albümün başında, “sonumuzu getiren sebepler hakkında, tarih kitaplarında sayfalarca yazı yazılabilirdi. Ama sonumuz geldiğinde bir daha hiç kitap yazılmadı,” epigrafı yer alıyor. Uygarlık, ilkel bir evreye dönmüş, bir insan azlığı var, kıt kaynaklar için birbirlerini öldürüp yiyiyorlar, kimsenin okuma yazma bilmediği, kitabın kutsal sayıldığı bir evredeyiz... Gipi, hikayeden çok atmosferle başlamış o yüzden; uzun sazlıklar ve çayırlıklar, bulutsuz bir gökyüzü, sık yağan yağmur, durgun sular düşünmüş. Geçmişte ne olduğunu, “kıyametin” nasıl koptuğunu özellikle anlatmayarak muğlaklıktan estetik olarak faydalanmak istemiş. Gipi, hikayelerinde ergenlikle, genç erkeklerin büyüme sıkıntılarıyla ziyadesiyle ilgilenmiş biri. Maharetli olduğunu bilerek ve severek, Tom Sawyer ile Huckleberry Finn’i andıran iki ergeni, iki kardeşi kahraman seçerek başlamış anlatacaklarına. Eğlenen, oyun oynayan iki çocuğun beklenmedik bir biçimde bir köpeği öldürmesiyle okuru şaşırtmayı arzulamış. Soğuk ve rahatsız edici bir hikaye anlatacağını hissettirmiş. Karşımızdakiler Tom ve Huckleberry değiller.

İki genç, yakaladıkları ganimetle babalarına, evlerine dönüyorlar. Aile içinde herhangi bir sıcaklık değil, sert bir sessizlik olduğunu öğreniyoruz böylelikle. Baba, oğullarını korumak adına kesin emirler veriyor, yasaklar getiriyor, ebeveyn cesametiyle onları kontrol etmeye çalışıyor. Oğullarsa, ufak ufak sınırları ihlal etmek, babaya isyan etmek istiyorlar. Babanın huşuneti ile çocukların dünyayı tanımak isteyen meraklı isyankarlığı, hikayenin sürükleyici gerilimi oluyor. Yaşadıkları vahşi dünyaya direnebilmeleri için babanın çocuklara bile isteye höt zöt ettiğini anlıyoruz. Çocuklardan küçük olanı babasına hem hayranlık duyuyor hem de onun otoritesini yıkmayı arzuluyor. Anlatılanları sorguluyor, şüphe ediyor. Bütün o sert erkek pozlarına karşın, babasının kendisini sevip sevmediğini öğrenmeye çalışan, sevilmek isteyen küçük bir çocuk aslında. Bu takıntılı hissiyat çok başarılı resmedilmiş.
Gipi, kimi meseleleri ayrıksı bir ustalıkla hikayeleştiriyor. Yukarıda değindim, ergen halleriyle ilgili etkili diyaloglar ve sahneler kurabiliyor; öyle ki, bu konuda, yakın dönemin en iyi anlatıcısı olabilir. Üstelik bunu, sanki onu anlatmıyormuşçasına yapabiliyor. Önce Fransa’da sonra Amerika’da kendisine şöhret getiren Notes for a War Story (2005) çalışmasında bizi savaşla yüzleştirmiş, savaş tehdidinin yakınlığını hissettirmek için üç genç kahramanına Fransa’da Fransızca, İtalya’da İtalyanca isimler seçmişti. İnsanların uzak diyarda olup bitenleri okumalarını değil, o savaş çok yakınlarına gelirse neler olabileceğini düşünmelerini istiyordu. Gençlerin büyüme hikayesiyle savaşın acımasızlığı yan yana geliştiriyordu. Benzer biçimde Oğulların Diyarı, bir bilimkurgu motifini temel alsa da, iki kardeşin yaşam mücadelesini içeriyor, varolma ve iyileşme hikayesi olarak gelişiyor. Bir parantez açalım; Gipi, etkilendiği çizgi romancı olarak Andrea Pazienza’yı (1956-1988) işaret etmiş. Anaakım İtalyan çizgi romanından değil de “underground” akımın temsilcilerinden birine “ustam” demesi tesadüf değil. Pazienza’nın seksenli yıllarda çıkmış çalışmalarından yapılmış –meraklısı için söylüyorum, Lombak çizgi romanlarını hatırlatan– Zanardi derlemesi bu yıl İngilizcede yayımlandı. Zanardi, genç erkeklerin cinsel açlık ve büyümeye dair savrulmalarını anlatsa da asıl ilginçliği ergen konuşkanlığını, heyecan ve pragmatizmini göstermesinde yatıyor. Gipi, gündelik diyalogları, küçük saplantılar ve uzlaşmazlıkları kendisine modellediği Zanardi’nin aksine punkvari bir süratle değil edebi bir yavaşlıkla istifliyor. Gipi’nin karakterleri masumiyetlerini korumakla dış dünyanın tehditlerine direnmek arasında salınır, kolayca seçimler yapamaz, sürüklenip dururlar. Gipi, tahayyül edilen ile realitenin farklı olduğunu vurgulamayı seviyor, çocuklar zamana ve yeni rekabet koşullarına uyarak büyümek zorundalar. Dünya, ebeveynlerin ve öğretmenlerin anlattığı dünya değil.

Peki, Gipi, çizgiyi nasıl kuruyor? Röportajlarında ilk sayfalarda hikayeye göre bir çizgi aradığını, o albüm için yakaladığı üslubun doğaçlamayla geliştiğini söylüyor. Hikayesini yavaşlatmayı tercih ediyor demiştim, bunu çizgiyle de gösteriyor, kamerasını birdenbire başka bir tarafa çevirip sahnesinden uzaklaşıveriyor. Hikayeyle ilgisiz duran, karakterlerinin ruh halini belirginleştiren ara sahnelerle mutlaka ağırlaştırıyor akışı. Uzaktan havlayan köpekler, kargalar katılıyor sahneye. Oğulların Diyarı’nda okunamayan-ne yazıldığı anlaşılamayan defter sayfalarını gösteren kareler var. Arka arkaya otuz kare görüyoruz, on sayfa ediyor, okuma yazma bilmeyen küçük oğul, nasıl deftere bakıp bir şey anlayamıyorsa biz de öyle bakıyor ve anlamıyoruz. İlk gördüğümde haddinden fazla uzatıldığını düşünmüştüm, sonra okura hissettirdiklerini tahayyül ederek cesur ve heyecan verici buldum. Israrla tekrarlayacağım, çizgi romanlar bugünün, sinemanın, bilgisayarın süratine yetişemiyorlar artık. Direksiyonu başka bir yöne kırmalılar, belki arabadan inmeli, anayoldan çıkmalı, patikadan yürümeliler. Oğulların Diyarı, yavaşlığın, farklılık gösteren “anlatı keşiflerinin”, her şeyi açık etmeyen dolaylı anlatımın, zeka dolu muğlaklığın taze bir alternatifi… Gipi, rengi çok iyi kullanan bir çizer olmakla birlikte siyah tükenmez kalemle çizilmiş gibi duran eşsiz sayfalar çıkarmış Oğulların Diyarı’nda. Bazen bol taramış, bazen insan kıtlığını vurgulamak için neredeyse bembeyaz duran, ışıklı sayfalar çıkarmış. Kendi adıma şunu rahatlıkla söyleyebilirim; daha iyi hikayeler bulabiliriz ama hikayesiyle bu kadar uyumlu, bu denli göz alıcı bir çizgiye az rastlarız. Gipi’yle çizerlerimizin, grafik roman okurlarının tanışması gerekiyor. Gipi’nin hikaye anlatma coşkusu bu dünyayı katlanılır kılan güzelliklerden çünkü.

Sabit Fikir, Ekim 2017

Salı, Ekim 31, 2017

Pazar, Ekim 29, 2017

Bu da mı gol değil Hakim Bey?




Herkes biliyor, Gökçek'ten istifası istendi, o da falandı filandı derken, dün görevinden ayrıldı. Otobüslerde, metroda ücretsiz dağıtılan bir dergisi var belediyenin. Son sayısı neredeyse tamamen Gökçek'e ayrılmış, resimler yazılar ve türlü güzellemeler. Gökçek, mutlaka bakmıştır dergiye, hangi resim girsin, ne yazılsın şu bu... Başkaları da söyleyecektir, görünüyor çünkü. Resimlerde kim yok diye bakarsanız, küskünlüğünü anlıyorsunuz.

Bana daha da ilginç gelen içerideki bir yazıydı, "iş hayatının ruh sağılığına etkisi" isimli bir başlığı var ve içerde "mobbing" anlatılıyor. Alttaki resim o yazıdan.

Yakın dönemin muktedirleri sıkılıkla "manidar" diyorlar ya...gülerek manidar olmuş demek istiyorum.
Related Posts with Thumbnails