Pazartesi, Ekim 31, 2011

Vicdan da Sızlasın Diye...

Ben çocukken büyüdüğüm mahallede bir abimiz, biz top oynarken yanımıza gelip "oh, keyifler gıcır, akıyor sular şakır şakır" derdi. O vakitler gülerdim, şimdi nostalji filan yapıp yine gülüyorum. Bir kaç gün önce Büşra Ersanlı hocayı KCK adı verilen örgütle ilişkisi dolayısıyla tutukladılar. İyi bir okur olduğumu düşünüyorum, kim ne yazar olabildiğince izliyorum. Büşra Ersanlı, bilmeyenler için söylüyorum; sakin, mesafeli, polemikten uzak duran, bağırmadan anlatan, aklı başında bir yazar, bir akademisyendir. Durduk yere Büşra Ersanlı tutuklanınca anlayamadım, hala da anlayamıyorum. Bugün 700 imzalı bir bildiri yayınlandı, ben de imzaladım. İmza mühim değil, neye ilaç olur bilmiyorum. Öyle bir hınç iklimi var ki herşey karışmış durumda...Sakin, mesafeli, anlamak için konuşan, dinleyen, itham etmeyen, rövanş peşinde koşmayan birilerine ihtiyaç duymuyor muyuz? Bu iç savaş hattını belirginleştirmek için yazmıyorum bunları. İnsanın vicdanı sızlıyor...Bu vicdan da sızlasın diye var zaten...

Tut Ellerimden Bırakma Beni

Cumartesi, Ekim 29, 2011

Mozart Eskitepelidir


Mor Menekşeler 2.Bölümden bir sahne...Samsunlu Hayriye, Tarzan'a anlatıyor...

Pazartesi, Ekim 24, 2011

Kötülükle...


Hayata, konuşmalara ve şikâyetlere kötülükle başlayamayız. Kötülükle karşılaşmak ve bu deneyimi yaşamak bizi derinden etkiler ve her düşüncemizi belirler, bunu yadsıyor değilim. Bazen öyle bir öfkeyle karşılarız ki onu kolay kolay unutamayız. Deprem olduğunda bunu hakettiler demek tabii ki doğru değildir, utanmamızı gerektirir. Utanmayan da iyi insan olamaz. Memleketteki sıradan faşizm öyle bir halde ki, öyle bir hınçla dolu ki her konuşmayı, her iddiayı baştan ayağa dönüştürüyor. Tuhaf biçimde yadırgamıyoruz, diyoruz ki bu adamlar böyle… Bunlar doymaz ve utanmaz… Her insanın ölümü kötüdür, hiçbir ölüm haklı olamaz, bizi mutlu edemez. Eğer her meseleye aktüel didişmelerimizle bakarsak insanlığımızı, iyi bildiğimizi sandığımız doğrularımızı ve inandığımız düşünceleri yitiririz. “Allah’ın parmağı yok ki” “taş atarken düşünselerdi” demek, lafı “şehitlerimize” getirmek hangi insaniyetle açıklanabilir. Benim derdim şu, konuşmaya bu laflardan başlamamak gerekiyor. Çünkü bütün bu açmazda ve katukillide derin bir iyilik ve iyicillik de var, başka türden bir hassasiyet de var. Depreme yardım eden, hatırlayan, üzülenler de var, bir şeyler yapıyorlar. Hınçlarımızın bizi dönüştürmesine direnmemiz gerekiyor, hayatla olduğu kadar kendimizle de mücadele etmemiz gerekiyor. Konuşmaya kötücüllüğü teşhir ederek değil de o kötücüllüğü akılda tutarak ama o iyiliği vurgulayarak başlarsak başka türlü yaşayabiliriz gibi geliyor bana. Kastettiğim Polyannacı bir iyimserlik değil tabi ki… İnsan teki kötüdür diyenler çıkabilir, tartışırım, ben insanın iyi şeyler yapabilme yeteneğine inanıyorum…

Pazartesi, Ekim 17, 2011

Hayali ile Cevriye



Mor Menekşeler bu akşam 19:55'te TRT1'de başlıyor
Tekrarı 21:45'te...

Yönetmen: Serdar Akar, Senaryo: Levent Cantek, Müzik: Onur Özmen

Cumartesi, Ekim 15, 2011

Cihangir'in Barbar Kedisi

Bülent Üstün'ün popüler kahramanı Kötü Kedi Şerafettin'in beşinci albümü yayınlandı. Onbeş yılda beş albüm, az elbette ama şaşırtıcı değil. Türkiye'de mizah dergilerinin çizerleri çabuk yaşlanıyor, kolay bıkkınlık yaşıyor, 'herşey aynı' ümitsizliğine erken kapılıyorlar. Bülent'in geniş aralıklar verse de çiziyor olmasına bile şaşırabiliriz bu yüzden. Geçmişin pek çok iyi ve popüler anlatıcısı küskünlük, öfke ya da rekabetten bıktığı için bugün yeni şeyler üretmiyorlar. Kötü Kedi Şerafettin, ikibinli yılların başında hatırı sayılır bir ilgi ve konuşulurluk kazanmıştı. Başarısı, sabırlı ayrıntıcılığına, popüler bir dergide yayınlanmış olmasına ve en önemlisi dönemsel koşullara (yeni gözükmesine) bağlanabilir. Doksanlı yıllara girerken başta mizah dergileri olmak çizgiyle varolan her türlü yayın televizyon karşısında çaresiz bir konumdaydı. Mizah dergileri, televizyonun anlatamadığı şeylere yoğunlaşarak kendilerine bir çıkış yolu aradılar. Söze, uzun diyaloglara dayanan bir mizah ortaya çıktı, yerli karikatür ve çizgi romanın bu denli geveze olduğu bir başka dönem olmamıştır denebilir. Oğuz Aral'ın Utanmaz Adam'la öncülük ettiği sözden çok hareket ve aksiyona dayalı mizahi ekolse bırakılmış, duran- küfrederek çok konuşan, uzun balon yazılarıyla hatırlanan kahramanlar popüler olmuştu.

Televizyonda anlatılmayanı anlatmak meselesini sadece espri düzleminde değerlendirmek eksik olur. Televizyonun ve geniş anlamıyla anaakım anlatıların gerçeklik vurgusu, espri evreni veya ahlaki yönsemesi ibret alma, ölçülü bir erotizm veya çoğunluk değerleriyle uzlaşan bir bağlamda gelişir. Kadınlar güzel, erkekler güçlü ve yakışıklı, ahlak dengesi iyicillik lehinedir. Gırgır ve Oğuz Aral mizahı, böylesi bir anlayışın çok dışında değildi: Mutlaka (saf, çelimsiz, yetersiz, çirkin) erkekleri komikleştiren Gırgır, bunu yaparak erotizmi işlevselleştirir, güzel kadınla aşk-seks yapabilme ihtimalini mizahileştirirdi. Kadınların yüzleri komikleştirilse de vücutları cinsiyetçi bir gözle belirginleştirilerek -erotik bir objeye dönüştürülürdü. Leman, başka şeyler denedi ama bu anlayışın fersah fersah uzağında değildi. Şunu yaptı: Ergün Gündüz, Gürcan Özkan, Şevket Yalaz, Gürcan Gürsel gibi isimlerin öncülük ettiği temiz, az çizgili, berrak, erotik mizahın hakim olduğu anlayıştan uzaklaştı. Mehmet Ali Erbil'in yarışma programlarında hostes kızlarla Aydemir Akbaş-Suavi Sualp mizahı yaptığı, komedi dizilerinde Karagöz namzeti erkeklerin seksapel kadınlar karşısında şekilden şekle girdiği düşünülürse bu doğru bir tercihti. Aslında ta en başta, Leman, Gırgır'ın net ve hijyenik evreninden farklı bir şey yapma iddiasıyla yola çıkmıştı. Leman, özel televizyonların çoğaldığı dönemde kendi okurunu koruyarak (satışlar o kadar düşmüştü ki) en çok satar dergi oldu. Onun vitrininde grotesk, naif, savruk, çirkin, ürkek ve devamlılık gösteremeyen bir ergen çizgisi yaygınlaştı. Göz alıcı, çizerlik mahareti gerektiren karikatürlerden çok diyalogun öne çıktığı bir dönem başladı. Mizah dergilerinde espri, argoyla özdeşleşti; lafı döndürüp dolaştırıp cinsel doymazlığa, jargona ve küfre getirmek (küfür ederek sinirlenmek, öfke krizine kapılmak, patlama öncesinde sakinmiş gibi durarak lafazanlık yapmak) komik olanı etkiledi. Esprileriyle Mehmet Çağçağ ve naif çizgiye imkân tanımasıyla Tuncay Akgün bu sürecin belirleyici isimler oldular. Küfürle harmanlanmış doksanlı yıllar mizahının iki önemli üreticisi Ahmet Yılmaz ve Kaan Ertem'di. Her ikisi de bugün sinemada (geveze, küfürbaz ve yavaş) komedi filmleri üretiyorlar. Sinematografik bakımdan başarılı değiller lakin ilginçler, haklarını teslim edelim.

Kötü Kedi Şerafettin, doksanlı yıllar mizahının tekrara düştüğü bir dönemde, bu anlayışla üslup olarak hesaplaşan yeni bir dergide L-manyak’ta ortaya çıktı. Foto realistik arka planları seven, tarama ucuyla, çiniyle uğraşmaktan haz alan bir çizerin anlatısıydı. Anlatım biçimi bir sentezdi; Ahmet Yılmaz ve Tarantino'nun teferruatçı gevezeliği, Oğuz Aral sürati biraradaydı. Cihangir'de, apartmanların çatılarında kediler arasında seyreden bol diyaloglu uzun içki muhabbetlerinin hemen arkasından aksiyona dayalı kareler peşi sıra geliyordu. Şerafettin’in, Bukowski’yi yad eden muhabbetçiliği, kendiyle dolu (un)cool duruşu, Önder Somer’i arayan Ayhan Işık’lığı, Tecavüzcü Coşkun ile Conan’a hısım akraba olan kötülüğü onu popülerleştiren muhteviyatı oldu. Bülent’in punk geçmişi, estetik isyancılığının da Kötü Kedi konuşulurken hesap edilmesi gerekiyor. Lombak, Penguen ve sonrasında Uykusuz dergisindeki başat isimlerin punk estetiğine olan yatkınlıklarının mizah dergiciliğine hayli tesiri oldu çünkü. Onların otorite ve ebeveyn karşıtlıkları, edepsiz olma arzuları, şoke ediciliğe gösterdikleri şehevi ilgi, uysallığa, edebiliğe, siyasete duydukları öfke tartışılırken punk temelleri hatırda tutulmalı. Kolektif hareketlere olan inançsızlıklarında, liberter vurgularında, çoğunluğa ilişkin sarkastik tutumlarında, şiddet karşıtı olup komik bir şiddeti esprileştirmelerinde punk hareketinin ciddi bir katkısı var.

Kötü Kedi Şerafettin, bugün için eskidi diyemesek de kabul edelim, espriler ve anlatılar çok hızlı yaşlanıyor, değişiyor artık. Hikâyeden çok karakteri anlatmaya yoğunlaştığınızda bu durum kendini daha fazla hissettiriyor. Günümüzün kahramanları mahremlerini anlatan, itiraf eden, bu denli muktedir olmayan karakterlerden çıkıyor ya da bu yönde revize ediliyorlar. Kötü Kedi'nin imkânsız erkekliği günümüz okurlarına yeni gelmeyecektir ama önemli, Türkiye'de benzeri olmayan bir çizgi roman okuyacaklar.

Radikal Kitap, 14.10.2011

Pazartesi, Ekim 03, 2011

Seyrüsefer Defteri 15

+ 7.Bölüm bitti, güzel gün (30 Eylül). + Naboer, kara film. Sonunu baştan biliyorsun, kısa olmasınon nedeni de bu (29 Eylül). + The Joneses Amerikan orta sınıf mizahının bir gömlek üstü, kara mizah vepiyasa eleştirisi de diyebilirdim. Konuşulur bir film (28 Eylül). + Hastahane günleri, çok şükür demeli (26-27 Eylül). + The Naked Kiss (1964), Hammer erkekliği, Doris Day erotizmi ve patetikliği. Ne buluyorum bu filmlerde? (25 Eylül). + Mor Menekşeler 7.Bölüme başladım (24 Eylül). + Il Boss, nostalji sinemasından... Mafya mafya (23 Eylül). + Kötü Kedi Şerafettin 5... Benzer temalı hikayeler olmuş (22 Eylül). + Çocukken Jack The Ripper'ı (1976) seyredip korktuğumu hatırlıyorum (21 Eylül) + Eskişehir seyahati, Mor Menekşeler prodüksiyon toplantısı (20 Eylül). + Chandre'nin Agatha uyarlaması... Çizimler güzel deyip bahsi kapatalım (19 Eylül). + Moskovskij zhigolo aşk filmine dönüşüyor ama yer yer tuhaf, belgeselci ve ayrıksı bir hikayesi var (18 Eylül). + The Mechanic, aksiyon sineması dendiğinde akla gelen Jason Statham'la yürüyen bir film (17 Eylül). + Hastahane günleri, çok şükür demeli (15-16 Eylül). + Mor Menekşeler 6.bölüm bitti (14 Eylül). + Le Crabe aux pinces d'or (1947) Tenten animasyonu, ilginçmiş (13 Eylül). + Madame Tutli-Putli güzel animasyon (12 Eylül). + Thor'u seyrettim, Titus Pullo ve John Luther'ı görmek güzeldi, gerisi falan filan (11 Eylül). + Arka arkaya seyredilecek iki film, ikisi de komik de...ikincisi ilkinden daha komik: Bloodrayne, The Third Reich ve Blubberella (10 Eylül). + Faruk Geç'ten Kutsal Yalan ve Yeniden Gelen Bahar'ı okudum, ikincisi daha iyiydi. Yine karamsar, bıkkın ve iyi bilinen mekanlarda geçen bir anlatım (9 Eylül). + Iris the movie, tuhaf bir film. Soğuk savaş entrikası, komplo teorisi, melodram vs... Kendine hayran olmaktan hikayeyi kaçırmış (8 Eylül). + Jump, gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkılmış, başka bir şey olacakken kaçırılmış bir film. Işık, kostüm, oyunculuk epeyce silikon (7 Eylül). + La Piscine (1969), Alain ve Romy nostaljisi için seyrettim ve evet, geriye en çok bu yönü kaldı (6 Eylül). + Water For Elephants başrol oyuncusu nedeniyle teenage ilgisi çekecek, fazlasıyla televizyon olan vasat bir film (5 Eylül). + Your Highness eğlenceli bir fantastik macera filmi. Dany McBride senaryoda kendine iltimas geçmiş... (4 Eylül).+ The Devil Rock, teatral bir film. Savaş filmi gibi başlayıp tek bir mekanda geçer hale geliyor. Başarılı değil (3 Eylül). + Once Upon a Time in The West'i seyrettim. Fetişler, kendine hayran sahneler, kirlilik, erkekler ve müzik (2 Eylül). + Mad Men Sea.1 seyretmeye başladım, biraz gecikmiş olabilirim, üstüme gelmeyin (1 Eylül).

Related Posts with Thumbnails