Cumartesi, Temmuz 23, 2011

Yıldönümü

Hortlaklardan Dersler, Vampirlerden Meseller

Charles Nodier, aşina olduğumuz, iyi bildiğimiz yazarlardan değil. Günümüz ölçüleriyle onu bir romancı ya da sadece edebiyatçı saymak ne denli doğru olur o da tartışılır. Tuhaf ve alelacayip hikâyelerle, mesellerle uğraşmış, onlar hakkında metinler yazmış biri. Gazeteci veya röportör gibi de yazabiliyor: geniş anlamıyla edebiyattan beklenenleri düşünürsek, ilgilendiği konuların Nodier’in önemsenmemesine yol açtığını tahmin edebiliriz. Türkçede kırklı yıllarda, biri hikâyelerinden derlenmiş Ölüm Adam Deresi (Çev. Yusuf Tavat) ile tiyatro oyunu olan Trilby (Çev. İlhan Sezen) adlı iki kitabı yayınlanmış. Arkası gelmemesi, kitapların ilgi görmemesiyle veya Nodier’in vampirlerinin bizim kültürümüzde karşılığının olmamasıyla alakalı olabilir.

Geçmişte açıkça “çöplük” (trash) sayılan korku ya da polisiye türleri, bugün o denli azımsanmıyor. Popüler kültürün global modalarının en önemli kaynakları yine bu türlerden çıkıyor. Nodier’in vampir ve hortlaklarının bu moda memba sayesinde yeniden hatırlandığını söyleyemem ama etkisi yok da diyemeyiz galiba. Yaklaşık iki yüz yıl önce yazılmış herhangi bir roman, günümüzün popüler beğeni ve ihtiyaçlarına göre revize edilmezse, neyi anlatırsa anlatsın karşılık bulamaz. Çeşitli örneklere bakılırsa, dili sadeleştirmek veya açıklayıcı dipnotlar kullanarak okuma kolaylığı sağlamak, beklenen okur ilgisini getirmiyor. Kaldı ki Nodier’in üslubu, tasnifçiliğe dayanıyor... Hayat hikâyesinden anlaşıldığı kadarıyla uzunca bir dönem kütüphane yöneticiliği yapmış. Oyunbaz okurun aklına gelebileceği gibi “Kör Kütüphaneci” Borges’le özdeşleşen, bizatihi kendisi çok iyi bir okur olan yazarların çağında yaşıyoruz. Öldüğünde yazamayacak değil “Borges artık okuyamayacak” denmişti mesela. Nodier’in Infernaliana kitabı bana Borges metinlerini o denli çağrıştırdı ki değinmeden geçemedim. Borges, Susan Sontag’la yaptığı bir söyleşide, mealen, özgünlüğün imkânsızlığından söz etmiş; her yazar kendine özgü bir nüansa sahip olabilir ama herkes aslında aynı şiiri ya da hikâyeyi yazıyor ve yineliyor demişti. Nodier’in kitabı hortlaklar, vampirler, zebaniler ve tekinsiz olaylarla ilgili küçük hikâyeler, alıntılar, değini ve notlardan oluşuyor. Öyle ki, Infernaliana, çeşitli kitaplardan alınmış (ya da alındığı vehmi yaratılmış) gerçekle kurgu arasında gezinen çalışma notlarını, hani sanki bir romanın müsvettelerini, arayışlarını çağrıştırıyor. Borgesvari hikâyeler okuyoruz veya şöyle de söylenebilir: Borges’in okuyup benzerlerini yazdığı, kendine özgü tınısıyla yinelediği bir anlatı tarzı bu. Yanlış anlaşılmasın, metnin ya da tarzın birebir yinelendiğini söylersem haksızlık etmiş olurum. Borges’in parodici yönü Infernaliana’da yok, illa bir şey söylenecekse, geleneksel ebedi metinlere öykündüğünü söylemek gerekir. Hemen tüm kitapta “rüzgâr eken fırtına biçer” ya da “eden bulur” tarzı bir neden-sonuç ilişkisinin vurgulandığını görebiliyoruz örneğin. Kıssadan hisse misali ölülere de yaşayanlara da dersler çıkarılmaya çalışıldığını anlıyorsunuz.

Nodier’in biyografisinde ilginç ve oldukça spekülatif ayrıntılar var. Da Vinci Şifresi romanıyla ilgi çeken Sion Tarikatı adlı Masonik teşkilatın uzun yıllar büyük üstatlığını, yöneticiliğini yaptığını biliyoruz. Bu tür teşkilatların dualistik ayrımlara olan saplantılı bağlılıklarının, paganik ilgilerinin, cemiyet özcülüklerinin ve aidiyet yeminlerinin serüven edebiyatının hoşuna gittiğini biliyoruz. Nodier sahiden de Sion tarikatının yöneticiyse neden vampirlerle bu denli ilgilenmiş, orası bir muamma. Kitaplarının yeniden basılmasında bu gizemli muğlâklığın faydası olmuştur mutlaka. Romandan çok yazarın, çevresinin, hayatının ve mahreminin daha çok konuşulduğu bir “bugün” yaşadığımızı hatırlatırım.

İlginç hikâyeler var kitapta. Vampir kavramının zombileri ya da hortlakları kapsayacak biçimde kullanıldığı farkediyorsunuz. Kitabın eskiliği bu bakımdan işlevsel; bir tarih metni olarak da okunabiliyor; Nodier’in öyle adam akıllı ebedi bir hassasiyeti veya sakınımı yok, betimliyor ve sıralıyor. Şaşırtmayı istediğinde bile malumatfuruş davranabiliyor. Büyük şehirlerden çok taşraya (ve bazen uzak ülkelere) bakması ayrıca enteresan... Vampir edebiyatı, metropollerde ve orta sınıfın güçlü olduğu kültürlerde gelişmiştir. Taşranın gizemi hep olmuştur ama vampirler günbegün büyük şehre, cangıla doğru seyirtmişlerdir. Nodier, bize, vampir ve hortlak kültürünün uzak şehirlerde, taşrada ve alt sınıflarda yaşadığını, oradan estetize edilerek devşirildiğini gösteriyor. Bu da kitabı ilginç kılıyor.

Radikal Kitap, 22.7.2011

Pazar, Temmuz 17, 2011

Red Kit 65 Yaşında

Türkiye’de bazı kahramanları ayrıca tanıtmanıza gerek yoktur. Mesela Red Kit sahiden bilinen, sevilen bir çizgi roman kahramanıdır. Popülerliğini dergi ve albümlerinden çok çizgi filmlerine, yakınlarda epeyce sinema uyarlaması yapılmasına borçlu olabilir ama orijinal adı Lucky Luke olan bu frankofon çizgi roman herkesin aşina olduğu bir isimdir. Red Kit, Türkiye’de ilk kez ellili yıllarda Dolmuş dergisinde yayımlandı. İsim babasının derginin eksantrik çalışanı Oğuz Alplaçin olduğu söyleniyor. Bu ismi seçerken, aynı dönem yayımlanmakta olan Red Ryder ve Bill Kid dergilerinden faydalandıkları da anlaşılıyor. Soğuk Savaş koşulları düşünülürse, “Red” isminin çağrıştırdıkları ya hesap edilmemiş ya da en azından “Kızıl”ın pejoratif içeriğine karşı, İngilizce, korunaklı bir alan yaratmış. Red Kit’in isim babalığı meselesinde kaligrafist Ferdi Sayışman’ın da adı geçiyor. O dönem yabancı çizgi romanları renkliden siyah beyaza kopyalayan Sayışman, bir röportajında, Red Kit’in isim babası olduğunu söylemişti. Bu bilgiyi teyid edebileceğimiz pek kimse kalmadı hayatta. Doğru yanlış bir değer yargısı yüklemek istemem ama yayıncısı varken bir çalışanın isim seçmesi bana ilginç geliyor. Hasılı, Alplaçin ya da Sayışman isim babası olarak geçiyorlar diyelim.

Adını kim koyarsa koysun, Red Kit bir biçimde benimsendi, çeşitli dergilerde ve kendi adını taşıyan yayınlarda kullanıldı. Gerçi birkaç yerde “Lük Lük” gibi denemeler yapılmadı da değil. Orijinali renkli olduğu için, 1959 yılından bu yana daha çok kopyalanarak yayımlanabildi. Baskı maliyetlerinin düşmesi, telif haklarının önem kazanması ve önemli yayınevlerinin çizgi roman yayıncılığına girmesi Red Kit’i zaman içerisinde bu kopya çizgilerden kurtardı. İlk dönemlerde Red Kit’in kopyalarını Fuat Yılmaz yaptı (Dizinin çevirmeni Ali Öndeş’ti). Aydınger kullanarak yapılan bu kopyalarda başka isimler de oldu. Frankofon çizgi romanlar yayımlayan Şakrak ve Şilliler ailesinin çalıştığı kaligrafist, kapak ressamı ya da temiz kopya çekebilecek herkes bu kopyaları yaptı. Hayri Önder, Erol Kandiyar, Fuat Yılmaz, “Bora”, Erdoğan Bozok v.d. bu yayınevlerinin çıkardıkları bütün çizgi romanları kopyalıyorlardı.

Red Kit’in Kopya Serüvenleri Var mı?
Bugün, bana da danışıldığı için söylüyorum, pek çok yabancı koleksiyoncu ve araştırmacı, Red Kit’in farklı ülkelerde çıkan kopyalarını arayıp soruyorlar. Kopya derken asıl aradıkları, o ülkede, orijinalinden faydalanarak üretilmiş uydurma serüvenler. Türkiye’de, Morris’in ilk dönemlerinin ürünü olan sert görünümlü Red Kit çizimleri yerli üretim öyküler olarak sunulabiliyor. Özellikle Dick Digger’li ilk serüven, bir rodeo etrafında gelişen ikinci serüven ve orijinali “Arizona” üst başlığını taşıyan üçüncü serüven bu türden bir yanlış izlenime neden oluyor. Hatta biraz daha genişletilerek Pat Poker’li bir başka serüven dahi sahaflarda kopya olarak gösterilebiliyor. İşin sırrıysa, Morris’in çizgisindeki değişimlerle ilgili.

Morris’in çizgisi daha sonra o sert hatlarından sıyrılıyor, Disney’in yumuşak-sevimli komik çizgisi çalışmalarına sirayet ediyor. Red Kit serüvenleri izlendiğinde bu değişim rahatlıkla görülebiliyor zaten. Morris, çalışmak, özellikle animasyon sektöründe varolabilmek için altı yıl Amerika’da kalmış, geçim sıkıntısı ya da iş garantisi için olabilir, o dönemde Red Kit çizmeyi ihmal etmemiş. İlk kez 1947 yılında Spriou almanağı için çizdiği yirmi sayfalık “Arizona 1880” hikâyesiyle başlayan Red Kit için asıl dönemeç, Dupuis tarafından 1949 yılından itibaren çıkartılan albümlerle aşılıyor. Amerika’da ünlü senarist Goscinny ile tanışıyorlar ve birlikte Belçika’ya geri dönüyorlar. Goscinny, Red Kit’in 18. serüveninden itibaren –1977 yılındaki ölümüne kadar – senaryolarını yazmaya başlıyor. Morris’in çizgilerindeki yumuşama, Goscinny’nin olağanüstü mizahıyla harmanlanarak dizinin ülke sınırlarını aşan başarısını getiriyor. Türkiye’deki yayını, bu başarıyla koşut elbette... İlk dönemlerdeki kopyalar, albümlerden çok Spirou dergisinden yapılıyor (bu dergide çıkan kısa öykülerin de yerli malı kopyalar sanıldığını belirtelim). Özellikle 1947-1955 yılları arasında yayınlanan albüm formatından kısa olan serüvenler dergiden faydalanılarak aktarılıyordu. 1955 sonrası hikâyeler, albüm olacağı düşünülerek 22 sayıda tamamlanan toplam 44 sayfalık uzunlukta çiziliyordu.

Red Kit’in Türkiye Serüveni
1959 yılında Adnan Şakrak’ın Bilgi Yayınları’ndan çıkan ilk Red Kit dizisi, o dönem ülkede yayımlanan diğer frankofon çizgi romanlara nazaran daha geniş bir malzemeye dayanıyordu. Spirou dergisinde o yıla değin kimileri ayrıca albüm olarak çıkmış, 23 serüven – yaklaşık dokuzyüz sayfa – yayımlanmıştı. Her serüvenin kopyalanırken küçük boy çıkan yayın formatına uydurulması nedeniyle iki katına uzadığı düşünülürse, yayınevine bir yıl kesintisiz olarak sürdürülebilecek 32 sayfalık, haftalık bir dergi imkânı sağlıyordu. Kaldı ki, Red Kit dergisinde daima dolgu malzemesi olan ikinci bir çizgi roman kullanıldı ve bu süre daha da uzatıldı. Bu nedenle Red Kit’in kopya serüvenlerinin üretilmesine hiç gerek olmadı. Red Kit, ilk kez 1962 yılında Karaca Yayınları tarafından çıkartılan Arkadaş Dergisinde orijinal biçimde yayımlanabildi. (Aynı yayınevinin Red Kit’i albüm olarak da çıkarttığını belirtelim). Ancak uzun ömürlü olmadı. Altmışlı yılların ikinci yarısında Şakrak Ailesinin iki ayrı yayınevinden çıkmayı sürdürdü Red Kit (1965-1971). İlginç olan “Kardeş Yayınevi” adı altında Asım Şakrak’ın, Bilge Şakrak’ın Red Kit yayınına rakip olmasıydı. Bu dönemde yayınların telifi ödenerek neşredilmediklerini düşünüyoruz. Red Kit, yetmişli yıllarda bu kez Şilliler yayınevi tarafından (bir başka aile şirketi) çıkarıldı. Aynı yayın, tekrar baskılar ve iadelerin yeniden etiketlendirilerek piyasaya sürülmesi sonucu seksenli yılların sonuna kadar aralıklarla satıldı. Bu kopya çizgili yayına karşın Red Kit, Milliyet Çocuk dergisinin çıkışıyla (1972) beraber orijinal renk ve biçimde sürekli yayımlanmaya başladı. Yine Milliyet Yayınları, Red Kit’i albüm formatında 1984 yılında dizi olarak da çıkarttı. Aynı dizi – kısmî bir geliştirmeyle – seksenli yılların sonundan itibaren, özellikle yaz aylarında Milliyet gazetesinin çizgi roman ilavesi olarak da verildi. Aynı yayın grubunun bir yan kuruluşu olan AD Yayıncılık’ın 1996 yılından itibaren çizgi roman yayıncılığına girmesiyle Red Kit albümleri yeniden yayımlanmaya başladı. Dizi, daha sonra, İnkılâp Yayınları tarafından sürdürüldü. 2007 yılından itibaren dizinin yayıncılığını YKY yapıyor, Fransızcada 2010 yılında yayınlanan son (76.) serüveni bizde 38.albüm olarak çıktı örneğin. 45.albüm Daltonların Kaçışı ise yeni yayınlandı.


Goscinny öldüğünde, Asteriks’in Red Kit’ten daha fazla etkileneceği – sürekli gerileyeceği söylenmişti. En azından Morris, Red Kit senaryoları da yazabiliyordu ve dizinin başlangıcı ona aitti. Gerçekten de Morris, dizinin mizah düzeyindeki düşüşü Asteriks’e göre asgaride tutmayı başardı. Üstelik, Fauche ve Léturgie başta olmak üzere, 10’u aşkın senaristi diziye dahil etme akılcılığını da gösterdi. Morris, 2001 yılında öldüğünde geriye benzersiz bir western parodisi, korkunç bir çalışma disiplini örneği, bir çizgi roman klasiği ve kârlı bir “marka” bıraktı. Red Kit, bugün 65 yaşında.

Birgün Kitap, 16.7.2011

Pazartesi, Temmuz 04, 2011

Çok Korktu

Seyrüsefer Defteri 12

Infernaliana hakkında bir yazı yazdım (30 Haziran).+ Sandman Ebedi Geceler'i okudum. Bir kaç hikâye gerçekten çok başarılı (29 Haziran). + Bone 2'yi okudum. Hakkında bir şey yazacağım (28 Haziran). + Conrad'ın Gaspar Ruiz hikâyesini okudum (27 Haziran). + Bir Muşkara Öyküsü belgeselini seyrettim, üzücü, insana dokunan bir meselesi var. Zeki Çetiner'in öldürülmesi anlatılıyor. Belgesel olarak başka türlü düşünülebilirmiş (26 Nisan). + Cougars.Inc. gençlik filmi, tekrarlar ve bildik espriler (25 Haziran). + Hobo with a shotgun, teenage kan resitali. Ne diyor niye diyor? Kan kan kan...Kankan dansı varken ( 24 Haziran). + Firebreather, fena olmayan sahneleri var (23 Haziran). + Game of Death, Wesley çat çut! (22 Haziran). + Ya Sonra, orta yaşlı arkadaşlardan gençlik filmi denemesi... Yasemin Nori söylüyor N'olur N'olur... Unutalım! (21 Haziran). + The Adjustment Bureau, K.Dick hikâyesiymiş. Vasattı. Bir film ne olacağına karar veremeyince aksıyor. Koşarken ayağı burkuluyor, durunca kalbi çarpıyor. (20 Haziran). + Sucker Punch yakınlarda izlediğim en manasız film. Animeler, Alice literatürü vs, makineler şunlar bunlar... Bu filmi kim ürettiyse başı sonu belli bir film ya da roman izleyip okumamış (19 Haziran). + Tuna ile Kung Fu Panda 2'ye gittik. Bazı sahnelere çok ama çok emek verilmiş (18 Haziran). + Luther'i bitirdim, finaldeki Nina Simone harikaydı. Evirip çevirip "don't let me be misunderstood" dinledim. ( 17 Haziran). + Warrior's Way'i seyrettim, bu kadar melez işi sevemiyorum (16 Haziran). + They Call Me Mr.Tibbs 1970 polisiyesi, siyah bir dedektif. Hikâye ve tempo, bugünü yakalayamıyor. Ayın nostaljisi (15 Haziran). + Julia hakkında bir yazı yazdım. + The Killing 12 finali gerçekten çok başarılıydı, imrendim (14 Haziran). + Okko'nun iki albümünü birden okudum. Okko, dizinin kahramanı değil daha sanki, bu bakımdan ilginç. Hakkında bir şeyler yazarım (13 Haziran). + Ömer Durmaz'ın 100 İllüstratör... kitabı hakkında bir yazı yazdım (12 Haziran) . + Luther'i seyrediyorum, iyi bir tv polisiyesi, her bölümde zekice bir ayrıntı var. İlk üç bölüm bilançosu: soap opera, polisiyeyi döver örneği oluyor giderek... (11 Haziran). + Vatel'i seyrettim, dönem filmi olarak başarılı. Belki bazen inandırıcı olamıyor denebilir (10 Haziran). + Son smeshnogo cheloveka, günün kısa filmi.Petrov animasyonu, her zaman göz alıyor (9 Haziran). + Hors-la-loi, üç Cezayirli kardeşin hikâyesi. Dönem filmi, siyasi yönü ve kenarı anlatan tavrı, ilginç (8 Haziran). + Günün kısa filmi French Roast, güzel animasyon (7 Haziran). + Teenage romantizmi, Beastly'i izledim. Tv melodramı, şaşırtmıyor, vasat altı (6 Haziran). + Günün kısa filmi, 1928 tarihli The Fall of the House of Usher (5 Haziran). + Priest'ı izledim, bilim kurgu, fantastik korku ve western karışımı... Çizgi roman uyarlaması, 3D olduğu için bilgisayar çok ön planda, zaten de bilgisayar oyununu andırıyor. Yeni olan bir şey yok (4 Haziran). + Animal Farm (1954) animasyonunu yeniden seyrettim. TRT'de, muhtemelen 80' öncesinde ilk kez seyretmiştim. Film gösterilmeden önce açık oturum vs yapılmıştı (3 Haziran). + Aşk Tesadüfleri Sever’i sonunda seyrettim, senaryo ve kurgu gayet başarılı, beklediğimden iyi bir gişe filmi olmuş (2 Haziran). + Wir sind die Nacht’i seyrettim, temposu bazen çok iyi. Ama o tempo yüzünden karakter derinliği verilememiş (1 Haziran).

Pazar, Temmuz 03, 2011

Avrupalı Bir Japon Hikâyesi

Okko, 12 yüzyılda, Ortaçağ Japonya’sında geçen bir aksiyon çizgi romanı. Bir Ronin etrafında gelişen bir hikâye gibi gözükse de Okko, tek kahramanlı ya da kahramanın yapıp eyledikleriyle gelişen bir anlatı değil. Diziye adını vermiş olması veya kapaklarda öne çıkartılmasına rağmen asıl kahraman gibi durmuyor hikâyelerde. Ondan korkup çekiniliyor, gücü ve tekinsizliği bir efsane gibi konuşuluyor ve fakat konuşulduğu kadar eylemliliğin içinde yer almıyor. Serüven geleneğini hatırlatarak söylersem, finalde kötü adamı alteden ve her şeyi sonlandıran çatışmanın jön prömiyeri olmuyor. Okko’nun dışında Nabura adlı gizemli yenilmez bir savaşçı, sarhoş bir din adamı ve hikâyeyi bize anlatan, sonradan keşiş olduğunu öğrendiğimiz genç bir balıkçıdan oluşan bir kahraman kadrosu var anlatının. Hepsinin bir gücü ve etkisi olduğunu düşünürsek, fantezi edebiyatının ve bilgisayar oyunlarının doğrudan etkisini görebiliriz. Okko’nun tek kahraman etkisinin azalmasını da pekâlâ buna bağlamak mümkün. Okko, Hub imzasını kullanan Humbert Chabuel’in (doğ.1969) çalışması. Olgunluk yaşında, 2005 yılında Okko’yu çizmeye başladığını, öncesinde televizyonlarda çalıştığını, reklamcılık yaptığını, video oyunları sektöründe mesai harcadığını biliyoruz. Okko’yu tasarlarken serüven edebiyatını sahiden sevdiğini gösteren ayrıntılar seçmiş.

Ronin İmgesi
Ronin, bilindiği üzere, efendisiz savaşçı (Samuray) anlamına geliyor. Japon tarihinde, derebeyleri yanlarında besleyebilecekleri ölçüde savaşçı tutuyorlar. Savaş olmadığında, kıtlıkla karşılaşıldığında veya gelirleri azaldığında Samurayların bir kısmı serbest bırakılıyor veya masrafları azaltmak adına uzun yolculuklara gönderilebiliyor. Bazen onur kırıcı bir suç, aşikâr bir hata veya ahlaki düşkünlük de samurayların efendisiz kalmalarına neden olabiliyor. Samuray hikâyelerine bakılırsa, dâhil olduğu hiyerarşide yükselemeyeceğini anlayan kimi savaşçılar, efendilerinden izin alarak dışarıya çıkıyor, ün kazanmak için başka türden bir yola giriyor. Bu kısa özet bile sanıyorum, serüven edebiyatının efendisiz savaşçıları, Ronin’leri neden sevdiğini açıklıyor. Otoriteyle bağını koparmış, saygınlığını yitirmiş, gittiği her yerde korku ve endişe yaratan silahlı bir adamı düşünün. Ronin’in kelime anlamının denizdeki dalgalar gibi savrulan insan olduğu söyleniyor. Bir seyyah gibi köyleri gezen, itibar arayan, bulduğuyla yetinen bir avare, aylak ya da kırsalın flaneur’u da denebilir… Üzerinde kıyafet gün be gün epriyen, kılıcından başka değerli bir şeyi kalmayan yoksul(laşan) bir adam aynı zamanda…

Aşina Tiplemeler ve Manga Melezliği
Hub, Ronin’in yanına şövalye hikâyelerinin sarhoş din adamını katmış. İçkiyle din ya da din ile cinsellik arasında tezatlık kurmak, din adamlarını hicvetmek, modern – seküler serüven edebiyatının sevdiği trüklerdendir. Hub, fazlasını yapmış, bunu fantezi edebiyatının büyücüsüne (Merlin) doğru evriltmiş. Miyazaki ile yaygınlaşan çevreci mistisizmine de başvurduğunu hatırlatalım. Noshin, doğanın ruhlarıyla irtibat kuran, onları kullanan alelacayip biri. Doğanın aynı zamanda güzel ve korkutucu, neşeli ve öfkeli olabileceğini gösteriyor. Fantezi edebiyatı, ruhaniliğe saygı göstermeden insan olunamayacağı telkinini verir. Ruhanilik, bir biçimde anlatının merkezindedir. Kimi tapar kimi yokmuşçasına davranarak inananlarla alay eder ama o ruhanilik olağandışı bir aktörmüşçesine hikâyelerin özellikle finalinde belirleyici olur. Büyücü Noshin gibi gizemli devadam Noburo da Japon folkloru kadar şövalye hikâyelerine, örneğin Robin Hood’un Little John’una yapılan bir gönderme. Noburo, zebanileri veya gulyabanileri betimleyen bir Oni maskıyla dolaşıyor. Daha ilk albümde ölmediğini görüyoruz, nasıl olduğuysa bir muamma olarak bırakılıyor, cevaplanmıyor. Hub’un iyi yaptığı en önemli şey anlatısını frankofon çizgi romanı ile manga arasında bir yere çekerek melezleştirmesi. Balonların kullanım biçimi manga tarzını hemen hatırlatıyor. Hikâye anlatıcısı Tikku’nun tipleştirilmesi de bu çerçevede düşünülmüş. Okko’nun Fransa’da epeyce manga yayınlayan Delcourt’tan çıkmasını tesadüf sayamayız. Hikâyelerde de bu melezlik kullanılmış. Türkçede Toprak Devri adıyla yayınlanan ikinci serüveni Japon halk hikâyelerinin tekrara dayanan (bir manastırdan diğerine gidilen, modern anlatılarla kıyaslanırsa sayfalarca-anlamsız biçimde oradan oraya sürüklenen) kurgusunu başarıyla kotarmış. Kişisel olarak önce neden bu denli “uzattığını” anlayamadım sonra fark ettim ki Hub, Japon otantizmini yansıttığını, o döneme özgü lirizmi ve şiddeti resmettiğini göstermek istiyor. Mutlaka enformatik, anlatıcı seyrinin dışına çıkan ve hatta bazen düğümü açıklayan bölümler kullanıyor. Bunlar da belgeselci tutumla ilgili muhtemelen.

Başarılı bir çizgi roman Okko. Hikâyeden çok tiplemeleriyle başarılı ve ayrıksı demek gerekiyor belki de. Her bölümde gözalan, garip bir gerginlik taşıyan birileriyle karşılaşıyorsunuz; seçilmiş, estetize edilmiş folklorik öğelerle haşır neşir oluyorsunuz. Hikâyeden çok bunlar akılda kalıyor. Çok daha fazla şey anlatılacağını ima etmesi, hikâyenin geçtiği zamanın yıllar sonrasından bölümler aktarması bir dünya ve anlatı evreni yaratılmaya çalışıldığını gösteriyor. İyi çizilmiş, iyi renklendirilmiş Avrupalı Japon hikâyesi okumak isterseniz Okko iyi bir seçim.

Birgün Kitap, 2.7.2011

Cumartesi, Temmuz 02, 2011

Fransızca Konuşan Samuray

Western türünün şövalye hikâyelerinden esinlendiğini biliyoruz. Günümüzde şövalye ve samuray anlatılarının westernlerden etkilendiğini, Vahşi Batı’nın Japon kırsalından ilham alarak başkalaştığını da görebiliyoruz. Türkiye’de tarihi çizgi roman seven nesillerin, asıl olarak onların üreticilerinin western sevmesi bu yüzden tesadüf değil. Suat Yalaz’ın kendi yarattığı kahramanı Karaoğlan’ı sinemaya uyarlarken, John Ford’u modellediğini heyecanla anlatması bunun bir sonucu belki. Ortak bir paydaları var; benzer tepkiler ve referanslar (erkek kahramanlar, intikam meselleri, meşum kadınlar, teke tek kavgalar vs) içeriyorlar. George Lucas, Kurosawa’nın samuray filmlerini Star Wars’ın orijinleri arasında sayarken aynı yönetmenin filmlerinin western taklidi olduğu söyleniyordu Japonya’da. İronik mi? Hiç de değil. Uzay operaları, western ve tarihi kılıçbaz hikâyeleri… için nereden nereye diyemiyoruz. Eğer iyiyse, kendi içinde tutarlıysa türler arası gezinmeleri ve etkilenmeyi göz ardı edebiliyoruz.

Popüler kültürde, samuray mitinin bir silahşor, şövalye ya da Hun cengâverinden pek bir farkı yoktur. Hepsinin silahı meşru kılan, şiddeti haklılaştıran ve ölümle iç içe süren bir yaşam biçimleri vardır, öyle tahayyül edilirler. Seküler hayat ve modern tahkiye geleneği, bu savaşçıların dinle ilişkisini sınırlandırmış ve hatta onları otoriteyle sorunları olan, anarşist ve cool tabiatlı bireylere dönüştürmüştür. Geçmişte din ve Allah adına savaşan bu muhafızların, ölümü yücelten, şehitlik mertebesini meşrulaştıran eylemleri; adalet algısıyla çatışan başka bir eksene çekilmiştir. Toplum, gelenek ve düzen bozulmuştur vs. Samuray mitinin enteresanlığı, ölümü göze alma (ve onun anlatılma) tarzından kaynaklanıyor. Sakınmadan ölüme gitmesi, acımasızlığı, hiçbir akli muhakemeye girmemesi ve mutlaka hızlı hareket etmesi bir imge olarak “popüler edebiyatı” heyecanlandırmıştır. Japon popüler sineması gibi samuray filmleri de altmışlı yılların ikinci yarısından itibaren global kültürde yaygınlaştılar. Bizdeki mevcut Japon mitleri de (Karate, Ninja, Kung-Fu vs) o tarihlerden itibaren gündelik dilde kullanılır olmuştur.

Yakınlarda çıkan bir Fransızca çizgi roman Di Giorgio’nun yazıp Genêt’nin çizdiği Samuray, türün nasıl yaygınlaştığını gösteren tipik bir örnek. Başka bir dilde, o kültüre ait olmayan bir geleneği anlatmak değil mesele. Farklı türlerden faydalanan eklektik bir çizgi roman kotarılmış. Önce tipik bir tür anlatısı olarak başlıyor; kıyafetler, kırsal arkaplan, gerçeklik vehmini artıran pozcu dipnotlar, en baştan kendini hissettiriyor. Hemen ilk sayfadan tanıdık bir klişeyle tanıştırılıyoruz. Geçmişine dair gizemi arayan Samuray ile onun komik, geveze, pisboğaz yardımcısına (Şövalye ile at uşağı ikilisine) ortaçağ (ve orta dünya!) hikâyelerinden aşinayız. Yeni gelen yabancıyı ikaz eden köylüye, westernlerde bir Meksikalı, bir cenaze levazımatçısı ya da esrik biri, bir sarhoş olarak da rastlamışızdır. Köyde zorbalık eden haytaların benzerlerini yine barlardan, tarihi çizgi romanlarımızdaki hanlardan hatırlayabiliriz. Bilirsiniz, kahramanın ilk gösterisi herkesin gözü önünde yerel baş belalarını pataklayarak yaşanır. Ardından kötüler, kötüleri çağırır, peşisıra kahramanın karşısına dikilirler. Asıl serüven böylelikle başlar. ‘Fransız’ Samuray’daki dikkat çekici farklılık, Tolkienvari büyüler ile yeraltından çıkan olağanüstülüklerin kullanılması olabilir. Elbette bunlara yeni denemez, hanedan kavgalarından ve iç savaş hikâyelerinden bildiğimiz samuray türüne ikmal edilmiş, hayli Avrupalı bir katkı işte.

Dizinin yaratıcısı Di Giorgio, Fransa’da kendi kuşağı içinde ticari çizgi romanın başarılı senaristlerinden biri sayılıyor. Doğrusu, ne anlatılması gerekiyorsa onu anlatan, okuru şaşırtmayan biri bana kalırsa. Belçikalı çizer Genêt senaristine göre daha yenilikçi. Sayfalarını tek tek tasarım olarak düşünebiliyor, frankofon berraklığını korumakla birlikte Frank Miller’i andıran sahne kesitleri seçebiliyor. Di Giorgio ile yaptıkları 2003 tarihli Mygala serisi ilk önemli çalışmasıydı. Geçtiğimiz yıl sonunda altıncı albümü yayınlanan Samuray ise çizgisinin ne denli geliştiğini ispat ediyor. Klişeleri belirginleştiren sahne planları yapıyor örneğin, ne istendiğini bilerek çizmek maharettir ama o fazlasını yapıyor, bununla yetinmiyor. Frankofon üslubunun alışılageldik az çizgili, konturlu temizliğini nispeten bozarak tarama ucunu karelerde gezdiriyor. Albümü renklendiren Rieu alanın sayılı kadın emektarından biri. Endüstriler kendi gelişimi içinde bir renk ve ışık tercihinde bulunur. Renkçiler ismen pek hatırlanmazlar ama endüstrinin albeni ve devamlılığını esasen onlar sağlarlar. Rieu, anaakım frankofon çizgi romanı nasıl bir boyama ve ışık istiyorsa onu sağlayan başarılı bir renkçi…Ticari ve popüler çalışmalarda rağbet gören her ne varsa onu uygulayabildiği için yıllardır piyasanın içinde çalışabiliyor, senaryo yazmışlığı çizmişliği var ama renklemesi için aranıyor daha ziyade.

Samuray çizgi romanı denildiğinde hemen akla gelen, global ölçekli haklı bir şöhreti olan Kazuo Koike- Goseki Kojima ikilisinin Lone Wolf and Cub adlı kült çalışmasından söz etmeden bu yazıyı bitirmek haksızlık olurdu. Yayınlandığı her ülkede büyük ilgi gören, üreticileri etkileyen ve hikâyelerindeki tuhaf gerginliği, temposu ve devamlılığıyla en başarılı serüven ve aksiyon serilerinden biri olan bu ünlü manga Türkçede yayınlanmayı bekliyor. Fransızların samurayının heyecan, estetik ve hikâye olarak onun çok gerisinde kaldığını söylememe gerek yok sanıyorum.

Radikal Kitap, 1.7.2011
Related Posts with Thumbnails