Pazar, Ekim 31, 2010

Canavarları Kim Besliyor?

Çocukluğumda dinlediğim bir masal beni uzun seneler korkutmuştu. Gerekçesini hatırlamıyorum ama bir Cazu, masal bu ya, haksızlıklar yapmış nemrut bir adama deyim yerindeyse kök söktürüyordu. Her geceyarısı, kargalar dahi uyurken, adamın kapısının önüne çer çöp süpürüyor, süpürgenin çıkardığı hışırtı ve kadının söylediği türkü bütün mahalleyi tir tir titretiyordu. Masalı ilk dinlediğim gece daha yoğun olmak üzere belki aylarca ürpertiyle sokağı dinlemiş, Cazu’nun süpürgesine benzettiğim seslerin uğultusuyla uyumamış, sızmıştım. Beni korkutan şey, Cazu’nun dış görünümü ve intikamcı tutumuydu, daha doğrusu uzun yıllar böyle olduğunu sandım. Aklımda kocakarı’yı evirip çeviriyor, tekinsiz halleri, seyrek saçları, tek tük dişleri, uzun tırnakları, çatlak sesi ve kamburunu tahayyül ediyor, yarattığım resim beni esir ederek kalbimi gümbürdetiyordu. Kötülük yaparsam Cazu çıkıverirdi karşıma. Sabahları okula giderken her kuytudan, her ışık düşmeyen karanlık zaviyeden zuhur edeceğini sanıyor, biteviye üşüyordum. Bir arkadaşım bütün sahipsiz köpeklerin Cazu’nun yoldaşları olduğunu söylediğinde süpürge hışırtılarının yanına köpek havlamaları da katıldı. Cazu’nun köpekleriCazu’nun köpekleri! Bugün, beni asıl titretenin bütün mahallenin Cazu’dan korkuyor olması olduğunu anlıyorum. Herkesin endişelenmesi, kapılarını kilitlemesi, arka odalara toplanması, kulaklarını tıkaması, gözyaşı dökmesi vs vs… Korku kolektifleştikçe büyür, konuşarak ya da susarak biçimsizleştirir insanlar onu…

Christopher Dell, Canavarlar, Garip Yaratıklar Kitabında gerçekten çarpıcı bir Japon halk oyunundan söz ediyor. Tipik bir gece hikâyesi anlatma ritüeli gibi görünüyor ama niyeti nedeniyle bambaşka bir şey bu… Samurayların bir cesaret sınaması olarak oynadığı oyun yüz mumun yakılmasıyla başlıyor. Konuklar sırayla bir hortlak hikâyesi anlatıyor ve her birinden sonra mum söndürülüyor. Son mum üflendiğinde hikâyelerde anlatılan hortlakların içeriye dalacağına inanılıyor. Öyle çarpıcı ki, insanın kendi yarattığı canavarların tutsağı olmasına ancak bu kadar güzel bir gönderme yapılabilir. Korku, her anlatılan hikâyeyle büyütülüyor ve hissiyat olarak gerçeğe dönüşüyor. Korkmak normalleştirilirken, Samurayların cesaret gösterisi gerçek dışı canavar olgusuyla sınanıyor. Etten kemikten bir şey değil karşılarındaki… Hikâyeleri de canavarları da gerçek sayan bir deneyim bu…

Aydınlanma sonrasının edebiyatı, canavar hikâyelerini deli saçması bulduğu gibi halkı korkutan canavar maskesinin ardına gizlenen insanları ve maddi menfaatleri ifşa eder. Ortaçağda okuma yazmanın yaygınlaşması ve birörnekleştirmesiyle koşut olarak cadı yargılamalarının arttığını biliyoruz. ‘Canavarlar cahil halkın uydurmasıdır’ iddiasının sahibi pozitivistlere yönelik cevabı canavarları edebiyata taşıyan türün yazarın verir. ‘Canavar diye bir şey yok’ diyen şehirli modernisti afallatan, aptal yerine koyan kurt adam ya da ne idüğü belirsiz bir yaratık çıkarıverirler ortaya. Bilim adamları kitaplardan gözlerini alamadıkları için gerçeği görememekte, hayatı ıskalamaktadır. Anti-entelektüelizm hikâyelerde başka türlü de zuhur eder. Bilim adamları öyle hırs ve kibir gösterirler ki Tanrı olmaya kalkışıp Frankenstein gibi hilkat garibeleri yaratırlar. Bilim, din ve Tanrı karşısında haddini –sınırlarını bilmezse, sonu mutlaka cehennemdir, ölümdür. Ekseriyetle hikâyeler, o çılgın bilim adamının ölümü ve bilgi birikiminin yanıp kül olmasıyla nihayetlenir.

‘Canavar hikâyeleri neden anlatılıyor?’ sorusunun kesin bir cevabı yok. Dell de cevaplamaya kalkışmıyor, sınırlı değiniler dışında asıl yaptığı görsel bir döküm sunmak. Görsellerden soruya ilişkin bir çıkarım, muğlâklığı azaltacak birkaç yorum yapılabilir. Naif ya da grotesk çizimlerden büyük ressamların çalışmalarına varıncaya kadar canavar görselliğinin ortak özelliği doğadaki canlılardan etkilenerek üretilmiş olmaları. Daha önemlisi hepsinin insansı karakter özellikler taşıması. Hikâyelerindeki saldırganlıkları, umulmadık bir anda duralamaları, âşık olmaları, yapılan iyiliği unutmamaları, utanmaları, acı çekmeleri bütünüyle insana özgüdür. Çünkü insanlar için tahayyül edilmişlerdir. Varlıkları ya da ölümleriyle normatif bir gramer inşa ederler, ihtiyaca cevap verirler.

Nasıl şeytanı olmayan din yoksa…kötülükle hesaplaşmayan vicdan da yoktur. Canavarlar, ilkel dinler döneminden ya da öncesinden kalan arkaik bir vicdanın sağaltım ekseninde serpilmişlerdir. Büyük dinlerin cinleri ve perileri arkaik dinlerin Tanrıları ve canavarlarıdır. Hepsi insanları korku ve ümitle yönlendiren ‘medium’lardır. Kitap, en çok, bu arkaik yönsemeyi belirginleştiriyor. Hoş bir görsel seçki de içeriyor… Eleştirilecek yanıysa ‘Doğu’ denildiğinde yalnızca Japonya’yı aklına getiren bir ‘Batılı’ zihniyetle kitaplaştırılmış olması.

Radikal Kitap, 30.10.2010

Cumartesi, Ekim 30, 2010

Afiş

Uzun zamandır gördüğüm en güzel afiş...Clark Kent'e ve ona ilham veren Harold Loyd'a sevgilerle diyelim

Cuma, Ekim 29, 2010

Dikiş Nakış

Kapakta şöyle yazıyor: Persepolis’in yaratıcından…Aşklar, falcılar, kıskançlıklar, ayrılıklar, dedikodular, semaver başı “kırmızı noktalı sohbetler”. Kitabı iyi ifade eden bir açıklama olmuş... Persepolis vurgusu önemli, bu denli başarılı olmasaydı, Türkçe’de herhangi bir Satrapi albümü okuyabileceğimizi sanmıyorum. Yanlış olmasın, Persepolis’in büyük başarısı, sadece bizde değil, Satrapi’nin Fransa’daki albümlerinin geleceğini de etkiledi. Örneğin Dikiş Nakış, iyi çizilmiş bir albüm değil. Persepolis ile kıyaslandığında daha hızlı üretildiği anlaşılıyor; zayıf, “eksik” ya da “baştan savma” hazırlanmış çok sayfası var. Şöyle demek belki daha doğru: Satrapi’nin ne anlattığına nasıl çizdiğinden daha fazla önem verildiği anlaşılıyor. Kimi röportajlarında hikâyenin çizgiden daha önemli olduğunu vurguluyor, aksini söyleseydi şaşardım. Diğer yandan hikâyeciliğin de oryantalist bir ilgiyle beğenildiği tahmin edilebilir. Dikiş Nakış, üst sınıftan çoğunluğu orta yaşın üzerinde İranlı kadınların cinsellik, evlilik ve erkekler hakkında konuşmalarına dayanıyor. Bir çay partisinde bir araya gelen kadınlar, geçmişlerinden, erkeklerden ve evliliklerinden söz açıyorlar. Geniş anlamıyla sex-oriented konuşmalar bunlar. Cinsiyet politikalarını eleştiren ama giderek cinsiyetçi dili yeniden üreten bir anlatı okuyoruz sonrasında. Kadınlar cinsel cehaletlerini, erkeklerce aldatılmalarını anlatırken erkek egemenliğine karşı meydan okuyucu kurtuluş yolları da öneriyorlar birbirlerine. Gerçi bu öneri eşitlikçi değil, erkek egemenliğini ikame edici bir çözüm içeriyor: “Erkekler aptaldır ve ne kadar çok erkekle birlikte olunursa o kadar iyidir”. Elbette bu mevcut erkek dilini yeniden üretmekten başka bir şey değil. “Skor” mantığına gelip dayanan, toplumsal koşulların acımasız niteliklerine alternatif olamayan, rekabet mantığını fasılasız yineleyen bir sürgit bu. Dikiş Nakış’ın cinselliklerini özgürce yaşamış, çok erkekli hayat sürdürmüş rol modeli kadınlarının, çevrelerindeki açgözlü ve pragmatik erkeklerden farkları yok aslında. Kaldı ki “başarıları”, mirasyediliklerinden, ekonomik olarak güçlü olmalarından besleniyor. “Paran varsa haz alır, sıkıldığında çıkıp gidersin” le özetlenen düstur, hazcı ve bencilce. Bütünüyle deneyime dayandığı için feminist temelli saymak yanlış olur. Herneyse, daha uzun tartışmak gerek, ne söylesem eksik kalacak, haksızlık edeceğim.

Üzülme

Carré Noir sur Dames Blanches

Alex Varenne 1939 doğumlu. Çizgi romanı düşünmemiş başlangıçta, sonra yaptığı çalışmaları yayınlatmamayı tercih etmiş. En sonunda da muhtemelen geçim sıkıntısıyla mahlas kullanarak çalışmaya başlamış. Bu kadar düşünmesine ya da sıkıntı çekmesine neden olan şey öyküleri ve çizdikleriymiş. Varenne, Frankofon çizgi romanında adı erotizmle özdeşleşmiş çizerlerden. Bizde de bölük-pörçük, sansürlenerek yayınlanan Erma Jaguar çalışması ismiyle birlikte hatırlanan en ünlü çalışması. Carré Noir sur Dames Blanches albümü kısa öykülerinden oluşuyor. Beş ayrı öyküyü tamamlayan, öykülerde yer alan tiplemeleri ve kimi ayrıntıları yeniden yorumlayan bir final öyküsüne de sahip. Erotik öykü anlatmanın zorluğu pornografik anlatıyla olan kaçınılmaz yakınlıktır. Varenne öyküleri özgün hallerinde Türkiye’de yayınlanamaz ama bu öykülerini pornografik yapmıyor elbette. Varenne doğal olarak sex-oriented bir bakışa sahip ama olağanüstü nitelikli, arzudan patlayacak, her zaman hazır ve nazır kadınları ve erkekleri anlatmıyor. Gerçekçi, şaşırtıcı ve bazen gizem dolu bir hikâyenin içine erotizm katıyor, cinsel ilişkiyi açıklıkla çizmesi çoğu ülkede “pornografik” sayılmasının nedeni. Carré Noir sur Dames Blanches albümünü özellikle kılan ise aristokrasiye-doymaz-bencil kural tanımazlığa yönelik eleştirellik. Her zaman taraf gibi durmuyor elbette, hatta bazen kendini denetleyemeyen cinsel iştahın-fantezilerin açmazlarını da anlatıyor. Bunu gösterirken ahlakçılık yapmıyor. Diğer yandan hayata sex-oriented baktığı için mevcut tercihinin ticari olarak görülmesi doğal. Öyküleri, tiplemeleri, onların duygu olarak öne çıkan tepkileri birarada düşünülürse hakkında şöyle bir yorum yapılabilir: Varenne, insanların asıl duygu ve eylemlerin mutlaka cinsellikle ilgili olduğuna inanıyor.

Çarşamba, Ekim 27, 2010

99

99, tipik bir anaakım Amerikan süper kahraman çizgi romanı. Karelendirme, diyaloglar, anlatım tercihleri, renkler, bir bütün olarak üslup bunu gösteriyor… Diğer yandan İslami etiketi bir kenara bırakılırsa konuşulacak bir çalışma değil. Haber değeri taşıyor, İngilizce dolayımıyla her yerde ismen biliniyor ama okunduğunu söylemek doğru olmaz. İyi pazarlandığı çok açık... Projenin fikir babası Kuveytli Naif Al-Mutawa iyi bir hatip, iyi İngilizce konuşuyor, popüler kültüre hâkim, esprili biri… Psikolog, akademisyen, aile babası ve “içimizden biri” kontenjanından Amerikalı Müslüman... Obama bile bir konuşmasında ondan söz etti ve projesini destekledi. 99’u Amerikan çizgi roman pazarına taşıyan şey satış başarısı değil bütünüyle PR… Biraz siyaset, biraz pedagoji, biraz Amerikan yardımı, çokça Kuveyt desteği ve “kahrolsun Taliban!” harareti diye özetleyebilirim 99’u…

[Berrin Karakaş, 99 ile ilgili haber-yazısı için görüşümü sormuştu, 26.10.2010, Radikal]

Seks, Yalanlar ve Videoteyp

Baltimore’de geçen ünlü Amerikan dizisi The Wire (2002-2008) ilk sezonunda oldukça farklı bir mafya ahvali gösteriyor bize. Buna göre mafya mensupları özel arabalarında, büro ve evlerinde işleriyle ilgili konuşmuyorlar. Sokağa çıkıyorlar, sürekli yürüyerek ve karşılıklı yön değiştirerek, ağızlarını aralıklarla kapatarak, bazen şifreli dil kullanarak konuşuyorlar. İzlendiklerini, dinlendiklerini biliyor ve ona göre yaşıyorlar. Kameralar gelmeden konuşmasına başlamayan, en çarpıcı demeçlerini canlı yayına geçildiği zamana saklayan siyasetçilerin tavrıyla kıyaslanabilecek bir takip edilme sendromu bu. Seksenli yılların pop ikonu Madonna’nın ahir zaman yıldızlardan farkının, hayatının her anını kameralar tarafından kaydedilecekmiş gibi yaşaması olduğu iddia ediliyordu. Biri Bizi Gözetliyor türünden reality şovların yaygınlık kazanmasının nedenlerinden birinin de başdöndürücü teknolojik gelişmeler olduğu söylenebilir. Hobsbawn’ın deyişiyle yirminci yüzyıl, sıradan insanların yüzyılıydı ve onların ürettiği, onlar için üretilen sanat bu yüzyıla hâkim olmuştu. Birbirleriyle bağlantılı iki araç, sıradan insanın dünyasını ilk kez bu kadar görünür ve belgelenebilir hale getirdi: röportaj ve kamera. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla nihayetlenen Soğuk Savaş döneminin etkileri en çok ve bir kez daha gündelik yaşama sirayet eden teknoloji ile kendini gösterdi. Cep telefonları ve internet bu yeni dönemin simgeleri oldular. Cep telefonları sayesinde kolaylaşan ses ve görüntü kayıtları internet aracılığıyla global ölçekli olarak dolaşıma girdi. İnsanların mahremlerine ilişkin görüntüler büyük bir hızla yaygınlık kazandı. Bazen canını kurtarmak için ikiz kulelerden kendini atan 11 Eylül mağdurları, bazen trafik kazasında can veren kurbanın ölüm anı, bazen de zamanında rızaya dayalı olarak çekilmiş, ancak sonra karşı tarafı incitmek için silaha dönüşmüş cinsel ilişki görüntülerinden mürekkep mahrem anlar birer birer internete “düşüyor”du. Dikkat edilirse gündelik dilde “internete düşmekten” söz edilir oldu. Kontrolsüzlüğü, teşhirciliği, ahlaki zaafiyeti, kalitesizliği, herkes tarafından ulaşılabilir olmayı ifade ediyor bu deyim. Dolayısıyla, internet çağında, kendimize saklamak istediğimiz şeyi nereye kadar ve nasıl koruyabileceğimiz konusunda kaygı yaratacak, hatta paranoyaya dönüşecek kadar büyük bir belirsizlik var.

Türkiye’de internet, kabaca son on yıldır yaygınlık kazanmış durumda. Hemen tüm toplumlar gibi bizi de etkilediğini, ahlak, siyaset ve kültürü dönüştürdüğünü söylemeye dahi gerek yok. Cinsellik merkezli bir hayatı bir yandan normalleştirdiği, diğer yandan teşhir ettiği düşünülürse internet kullanıcıları için bir seks kasedinin dolaşıma girmesi ne yenidir ne de sürpriz. Buna göre Deniz Baykal-Nesrin Baytok ilişkisini içerdiği iddia edilen, sansürlenmiş ve/veya kurgulanmış görüntüler, tefrika vaadiyle internette yayınlanmaya başladığında kullanıcıların çoğu görüntüleri aramaya başlamış sonra da bu görüntüleri kim(ler)in vermiş olabileceğini sorgulamıştır. Aslında sayısız tuhaf ve grotesk haber ve görüntü arasında bir flaneur edasıyla dolaşıp, hayli sarkastik ve cool esprilerle hayatı yorumlayan genç kullanıcılar için Baykal’ın içine düşürüldüğü durum sahiden sıradan ve çabuk unutulacak, devamı gelmedikçe reytingini yitirecek bir vakıadır. “Bakalım neler olacaktır?”. Bu görüntülere dair internetteki yorumlara bakılırsa Ağca’yı dans yarışmasında jüri yapmak isteyen Fatih Aksoy, acaba “Ali Kırca ile Deniz Baykal’ı bir sohbet programında bir araya getirebilecek midir?” v.s.

Haksızlık etmeyelim, gazeteciler ve medyatik siyaset erbabı, Baykal’ın istifasını, emanetçinin kim olacağını, dış mihrakları, Kılıçdaroğlu’nu, Tayyip Erdoğan’ın ne dediğini, Fettullah Hoca’yı, halkın nabzını ve tabii ki “Bu AKP varken Baykal kalmalı”yı konuşacaktır ve konuşuyor da. İşbu yazı yazılırken ana haber bültenlerinde Baykal’ın evinin önünde çadır kuran, kameraları görünce sahiden ağlayan partililere yer veriliyordu: “Sayın Baykal’ın partiyi ve ülkeyi AKP’ye bırakmamasını” istiyorlardı. Deniz Gezmiş ile Baykal’ın portrelerini tişörtlerine bastırmış gençler “İnadına Baykal İnadına Sol” diye bağırıyorlardı. Suikast haberiyle gündemi değiştirmek, beklenmedik biçimde işin içine Fettullah Gülen’i katmak, hem soruşturulsun deyip hem ifade vermemek, CHP’yi kurtarmaktan söz etmek, dava adamlığına atıfta bulunmak, parti tabanı ne derse olur gibi klişeler kullanmak bu süreçte sıkça konuşulan haber ve yorumlardı. Kimisi ilginç çoğu yeknesak ve bildik-beklenen gelişmelerdi.

Siyasi bir tezgâhın içine itildiklerini, kamuoyunun bunu bilmesi gerektiğini, bütün CHP’lilerin birlik içinde hareket etmesini söylüyordu bir CHP ileri geleni. Başbakan ise “komplo diyorsun ama bir türlü ben yapmadım demiyorsun” veya “bu toplum eşine ihanet edeni mağdur saymaz” derken başka bir kamuoyuna sesleniyordu. CHP, videonun kendisini mevzu bahis etmediği gibi süregelen alışkanlıklarla polemiklerini devam ettiriyor, görünen o ki devam ettirecek. Benden yana olmayan AKP’lidir tavrını sürdürmeye çalışacak. Anlaşılıyor ki CHP de AKP gibi, ataerkil, tekeşli ahlakı savunan politik bir düzlemde yol alıyor. Cinsel özgürlüğü savunmak veya evlilik kurumunu sorgulamak gibi bir eğilim yok CHP’de de. Şaşırtıcı değil ama kurucu ötekisi saydığı partiyle aynı noktaya savruluyor bu tavrıyla da.

Kriz zamanlarında hukuk devleti, adalet ve demokrasi sözlerinin çokça sarfedildiğine şahit oluruz. Yeni iletişim teknolojileri aracılığıyla bir şeyler dökülüp saçıldığındaysa özel hayatın korunması ve mahremiyet gibi ilkelerden söz ediliyor çoğunlukla. Magazin dünyasının hem teşhir edip hem de ahlak bekçiliği yapan arsız gözü/sözünü andırıyor bu yaklaşım. Öyle ki parti muhabirleri, köşe yazarları ve magazinciler ortak bir paydada birbirlerine yakınlaşıveriyorlar. Önemli bir farkla: teşhir edilen eğer erkekse özel hayat vurgusu çoğalıveriyor ve meslek etiğini sahiplenmenin gururuyla beyan ediyor gazete yöneticileri: Bize gelse yayınlamazdık. Oysa biliyoruz ve görüyoruz ki, kadınları teşhir ederken aynı vakur eda, etik özen gösterilmiyor. Eski erkek arkadaşı tarafından tecavüze uğrayan Gamze Özçelik veya yakın zamanlarda hocasıyla ilişkiye giren bir öğrencinin videosu ve videodan alınan fotoğrafları kolaylıkla teşhir edilebiliyor. Ali Kırca veya Deniz Baykal söz konusu olduğundaysa etik ilkelerden hararetle söz edilebiliyor ve bazen görüntüler büyük bir komplonun parçası sayılabiliyor. Meslek etiği ya da özel hayatın mahremiyeti, mağdur eğer bir kadınsa vicdanları da rahatsız etmeyebiliyor. Haber değeri bütün bu değerlere galebe çalabiliyor.

Olayın bir de cinsel ayrımcılık boyutu var. Nesrin Baytok, ilk demecinde, en çok partisi ve kocası için üzüldüğünü söylerken geleneksel ahlakın ve eril kültürün ağzıyla konuşuyordu. İster duyguların ve/veya cinsel arzuların yönlendirmesiyle olsun, isterse ikbal beklentisiyle olsun, Baytok’un evlilik dışı bir ilişki yaşadığı iddia ediliyor ve bu iddia görüntülü olarak kanıtlanmaya çalışılıyor. İkbal beklentisiyle kurulan her türlü ilişki etik bakımdan sorgulanmalıdır. Böyle bir beklenti varsa ve bu beklenti, karşı cinsle kurulan ilişki neticesinde gerçekleşmişse asıl tartışılması gereken budur ve bu durumda da ilişkinin kendisi değil, neticesi teşhir edilmelidir.

Ama olay arzu edilmeyen biçimde gelişti ve var olduğu iddia edilen ilişkinin bizatihi teşhiri, sonucunda da tarafların lanetlenmeleri söz konusu oldu. Böyle bir durum karşısında Nesrin Baytok, geleneksel ahlakın ve eril söylemin kurallarıyla yargılanmayı yadırgamıyor. Onun yerine, partisi ve eşinin “namusu”na halel getirdiği için eksikleniyor. En zor sınavı eşinin verdiğini beyan ediyor. Neden? Çünkü biliyor ki, eşi CHP karşıtları başta olmak üzere, hemcinsleri ve halkın büyük çoğunluğu tarafından amiyane tabirlerle anılıp hor görülecektir. Hele ki “olay kadın”la evliliğini sürdürmeye kararlı olduğu anlaşıldıktan sonra. Nesrin Baytok’un eşi Can Baytok bu koşullar altında mağdur olmaya bile layık görülmeyip, “nesebi geniş” bir erkek olarak ayıplanacaktır. Üstelik, Nesrin Baytok’un “bağlantıları” sayesinde CHP’ye iş yapıp kazanç sağladığı söylentileri de yayılmış, ihanetin hesabını sormak bir yana, ondan çıkar sağlamış bir koca figürü olarak yaftalanmıştır. İşte bu ithamlarla karşı karşıya kalan bir erkek olarak Can Baytok’un mağduriyeti, Nesrin Baytok’a göre, kendisi dâhil, olayın taraf olan diğerlerine kıyasla daha incitici ve başa çıkılması zor bir sınava dönüşmüştür. Skandal olarak nitelenen olay ile bir kadın olarak özgürlüğünün, mahremiyetinin, kariyerinin ve saygınlığının elinden alınmaya çalışılması Nesrin Baytok’a neredeyse doğal görünmektedir. Erkekler arası bir mücadele, bir oyun alanı olan ve dili, kuralları, taktikleri, ödül ve cezaları yine erkeklerce belirlenen (istenildiğinde dönüştürülen) siyasetin içinde bir figüran olduğunu anlamak onu bir an bile şaşırmamış görünmektedir. O sebepten kendisinden önce, siyaset arenasının asıl yıldızı olarak Baykal ve ihanete uğramış olduğuna inanılan ve bununla baş etmeye çalışan eşini dert edinmektedir.

Özel alanın kamusal alandan itinayla uzak tutulması, özel alandaki eşitsizliklerin, şiddetin, ayrımcılığın da gözden uzak tutulmasına neden oluyor. Bunu biliyoruz. Bu ayrım özellikle muhafazakâr kesimin savunduğu bir ayrım... Ama siyasi mücadelede elini güçlendireceğini fark ettiği hallerde, her cinsten, her ideolojiden muhafazakârlığın özel olanı (bu örnekte görüntüler gerçek ya da fotomontaj olsun) kamusal alana taşımakta tereddüt etmeyeceğini bir kez daha görmüş olduk. Sorun mahrem olanın teşhiri değil bunun ne sebeple yapıldığı. Ve bun yapanların riyakâr ve fırsatçı olup olmadıkları.

Yazı daha önce Birikim'de yayınlanmıştı, Funda le birlikte yazmıştık, duyurmuştum, bu kez tamamını yayınlıyorum.

Salı, Ekim 26, 2010

Kahramanlar Yanlış Yapmaz

Bağdat’ın Aslanları

Bağdat’ın Aslanları, Brian K.Vaughan ismiyle hatırlanan bir grafik roman. Oldukça parlak bir fikre dayanıyor. Bağdat’ın bombalanması sırasında Hayvanat Bahçesinden dört aslan kaçmış ve Amerikalı askerler tarafından öldürülmüşler. Gerçek olup olmadığını belli olmayan bu haber, romana ilham vermiş. Vaughan, hayvanat bahçesinin ağır savaş koşulları yüzünden terk edildiğini, bu kaotik ortamın bütün canlıları derinden etkilediğini gerçekten güzel betimlemiş. Aslanlar neler olduğunu anlayamıyorlar, başka meseleleri var. Vahşiliklerini yitirmişler, yiyecekleri azalmış, özgürlükten konuşuyorlar. İlginç bir “ufuk” metaforu kullanılmış örneğin. Geçmiş yaşantılarından, hatırladıklarından, kimilerinin hiç görmediği ya da unuttuğu ufuktan söz ediyorlar. Bakıcılar, onların canlılarla ilişkisi, iyilik ve kötülük, ölüm ve öldürme ve dönüp dolaşıp özgürlük konuşuluyor. İki dişi aslanın birbirleriyle olan gerilimli dostlukları, yaşlı erkek aslanın endişeli yorgunluğu, yavru aslanın meraklı ataklığı karakter özellikleri olarak yolculuklarına eşlik ediyor. Ufuk metaforuyla bir arada düşünüldüğünde hikayenin asıl sorununun özgürlük olduğu söylenebilir. Yaşlı kaplumbağanın insanlara akıl sır erdiremediğini boşuna dinlemiyoruz, doğa ile tankların karşılaşması, Saddam’ın Sarayına uğranılması veya aslanları öldüren askerlerin sözleri hep bu bağlamı pekiştiriyor. Ben yine de aslanlar arasında yaşanan iki ayrı cinsel şiddet yüklü sahneyi beğendim. Biri Safa’nın başına gelenleri hatırladığı sahne, diğeri Noor ile Zill arasında ormanda geçen kodçözücü diyaloglar… Her ikisi de dokunaklı ve işlevseldi….Zill ile Safa’nın finalde yapacakları gösterileri de besleyecek nitelikteler üstelik. Albümün çizeri Henrichon, fotoğraf ayrıntısında sahneler kurmuş, renk seçimleri içerikteki şiddeti yumuşatır türden. Albümü İzmirli Baykuş Kitap yayınlamış, iyi basılmış, titizlenilmiş. Ses ve vurgu farklılıklarını vurgulamak için kaligrafiye özenilmiş. Güzel bir albüm Bağdat’ın Aslanları. Düz bir metin değil, tartışılabilir olduğu için anlatı ve biçim olarak yeni bir metin…

Cumartesi, Ekim 23, 2010

Forsa Halil

Aralıklarla bana yöneltilen bir sorudur: Edebiyattan yapılan çizgi roman uyarlamaları başarılı mıdır ? Büyük oranda başarısız bulduğumu, çizgi roman dünyasında bu türden uyarlamaların esamisi okunmadığını söylerim. Elbette şunu eklemek gerekiyor. Bütünüyle aksiyona-eyleme dayalı romanlar vardır, muktedir kahramanın yapıp eylediklerini okuruz. Durup düşünmeye vakitleri yoktur, dünya tehlike altındadır vs…Bu tür ucuz romanlar kolaylıkla çizgi romana uyarlanabilir. Tarz ve anlatım biçimi olarak aynı mecradan beslenmektedirler. Örneğin James Bond uyarlamaları gerçekten başarılıdır. Oysa İnce Memed uyarlanırsa o bir serüven romanına indirgenmiş olur. Bir eşkıya hikâyesi anlatmak için İnce Memed’e başvurulması abestir, ticari olarak düşünüldüğü için İnce Memed’e zarar bile verir. Lafı sık rastladığım bir başka örneğe getireceğim. Reşat Ekrem Koçu, meseleleri ilgi çekici bir yerinden tutup “kanırtan” üslubu, zihniyetten çok eyleme yoğunlaşması, kıyafete, usule, otantizme yüklenmesi nedeniyle popüler bir tarihçidir. Okunan, ilgi gören, takip edilen bir tarihçi olması büyük ölçüde gazeteci mantığını taşımasından da kaynaklanır. Bilirsiniz çizgi roman da gazetecilik sanatıdır. Tarih meraklıları bana Koçu’nun kitaplarının çizgi romana epeyce malzeme çıkartacağını söylerler, konuşuruz. Kuşkusuz, ilginç hikâyeler anlatır Koçu; üstelik hiç de dokunulmamış bir mecra değildir. Selahattin Duman, Burakbey dizisinde faydalanmıştır yazdıklarından. Koçu, yazdıklarında kendisini çok öne çıkartan, bu Tanrı anlatıcılığı nedeniyle de gerilimi düşüren, entrikaya ve doğrusu cinselliğe obsesif ölçüde takılan bir yazar. Anlattıklarından özet olarak faydalanmak ve başka türden bir senaryo çıkartmak gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde Forsa Halil adlı romanını/anlatısını okudum. 16.yüzyılda geçen bir suç şebekesini anlatıyor. Tipik bir suç hikâyesi demek gerekiyor, ne zaman yazıldığı belirsiz olsa da kırklı yıllarda yazıldığını tahmin ediyorum. Seriyal filmlerini, gangster hikâyelerini andıran bir yapısı var. Koçu, meseleyi tarihi İstanbul dekorunda anlatınca ilginçleşiyor elbet. Belgesel havasında betimlemeler var, Koçu varlığını sürekli hissettiriyor. Romandan çok Koçu’nun ne anlatacağını-nasıl söyşleyceğini merak ediyoruz. Örneğin bu kitaptan iyi bir uyarlama çıkarılabilir, çünkü edebiyat değil yapılan. Koçu olduğu için de Koçu’yu ayıklayarak hikâyeyi kurmak gerekiyor elbet.

Stay Cool

Shadow

Perşembe, Ekim 21, 2010

Fırsat Eşitliği

Başbakan'la Tom ve Jerry gibiyiz


“Erdoğan, bugün (8 Temmuz) Gündoğdu Meydanı’nda yapılacak İzmir mitinginde, kendisinin vahşi Batı’nın yalnız kovboyu Red Kit’e, muhalefet liderlerinin de Daltonlar çetesine benzetildiği karikatürlü afişle karşılanacak. Karikatürde CHP lideri Deniz Baykal ‘Joe’, MHP lideri Devlet Bahçeli ‘Jack’, DYP lideri Mehmet Ağar ‘William’ ve GP lideri Cem Uzan ‘Avarel’ olarak tasvir ediliyor”.

Daltonlar, Turgut Özal’ın sadece ‘Red Kit’ okuduğunu söylemesinden yıllar sonra yine siyasi polemiklerin göbeğinde. Red Kit ile Daltonlar’ın zihnimizdeki yerinden midir bilinmez, AKP’nin seçim kampanyası amaçladığı sesi getirdi. CHP’nin Erdoğan’a yanıtı, Red Kit’i kendine mal etmek oldu. 10 Temmuz’da gazetelerde ‘Bu da CHP’nin Red Kit ve Daltonları’ başlıklı haberle yayımlanan karikatürde ‘Red Kit’ Deniz Baykal, ‘Avarel’ Erdoğan, ‘Jack’ Cüneyd Zapsu, ‘Joe’ Kemal Unakıtan, ‘William’ ise Sami Ofer olarak resmedildi. DP Genel Başkanı Mehmet Ağar, klasik tepkiyi verdi; Erdoğan için “Gitsin Red Kit, Tommiks, Teksas okusun” dedi.

‘Tommiks, Teksas’ kolaycılığıyla çizgi romanları ve okurlarını küçümsemek siyasette de âdetten olsa bile, politikacıların meramlarını anlatmak için çizgi karakterlere başvurduğu hatırı sayılır miktarda örnek vermek mümkün. Örneğin bu seçimde Daltonlar polemiği söz konusu, 2004 yerel seçimlerinden ise Temel Reis’li CHP kampanyası hatırlarda. Elzie Crisler Segar’ın eseri ıspanak tüketici güçlü denizci Temel Reis, 2004 seçimleri için ‘Anadolu Delikanlısı Yağız Oğlan Deniz Kaptan’a dönüştürülmüştü. 15 bölümlük çizgi dizinin kötü adamları ise tabii ki Tayyip Erdoğan esinli Kabasakal kırması Karasakal ve Kemal Unakıtan’dan feyz alınmış Mısırakıtan’dı. Her ne kadar bu benzetmeler bilinçli olarak dile dökülmese de AKP çok geçmeden tepkisini dile getirdi.

Tabii çizgi karakterlerden medet umanlara karşı takınılan o bildik tavırla... AKP Grup Başkan Vekili Eyüp Fatsa, Baykal’a ‘çizgi filmlerle uğraşacağına’ tabanı için sosyal demokrat projeler geliştirmesini salık verdi. Tayyip Erdoğan, Karadenizliliğine vurgu yaparak asıl Temel Reis’in kendisine yakıştığını iddia etti: “Hiç Akdeniz’den Temel Reis çıkar mı?” Baykal ise kendisine Temel Reis ile Kabasakal’ın ortak ‘arzu nesnesi’ Safinaz’ı hatırlatan gazetecilere, “Safinaz’ın ne olduğu önemli. Safinaz demokrasi perisi midir? Milletin aydınlık geleceği uğrunda mücadele ettiği bir olgu mudur? Onu öyle görmek lazım. Bir Safinaz vardır, Safinaz’dan içeri” diyerek kampanyasındaki ısrarını belli etti.

Tommiks koleksiyoner kahramanı

Zaten Tayyip Erdoğan onu farklı formlarda çizen karikatüristleri dava ededursun, siyasi rakipleri onunla atışırken sık sık çizgi karakterlerden medet umuyor. Erkan Mumcu’nun Erdoğan’la aralarındaki dinamiği Tom ve Jerry örneğiyle açıklaması, siyasetin ilginç çizgi karakter göndermelerinden. “Başbakan’ın 10 hakaretinden birine cevap verdim. Tom ve Jerry gibiyiz. Tom, Jerry’ye olmadık kötülüğü yapar, ev sahibi gelince birden uslu kediye dönüşür.”

Yani çizgi karakterler ve politika arasındaki ilişki, sayfalardan, ekrandan taştı, tersi bir seyir de izlemeye başladı. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi ve çizgi roman bilirkişisi Levent Cantek, politikacılardaki çizgi roman tutkusunun gelip geçici bir heves olduğu görüşünde: “Mesela Red Kit’i herkes tanıyor mu, ulusal bir kampanyada bu ne kadar etkili olur bilmiyorum. Bunlar orta sınıfı etkilemek adına yapılan şeyler. Çizgi roman, şehir kültürünün bir parçasıdır. Bu adlandırmalarda günlük bir polemik var. Yani yarın unutulur. Bir de haber oluyor mesela. Konuşulur kılmak anlamında kampanyanın bir parçası. Ama ben genele gideceğini pek zannetmiyorum.”

Politik arenada yerli çizgi romanlara atıfların kalıcılık konusunda daha büyük bir şansı var gibi. Örnek yine Cantek’in verdiği Bülent Ecevit-Karaoğlan benzetmesi. Gerçi Bülent Ecevit’in lakabının, maceraları Suat Yalaz tarafından çizilen Uygur savaşçısıyla bir alakası yok. Ama diğer cephede tam bir sahiplenme söz konusu. Hatta Cantek, Yalaz’ın bir basın toplantısıyla Ecevit’i Karaoğlan’lıktan azlettiğini söylediğini bile aktarıyor. Cantek, araştırmalarında böyle bir basın toplantısının izine rastlamasa da bu iddia, sahiplenmenin boyutlarını gösteriyor. Haliyle çizgi roman sayfalarında politikaya, seçim arenalarında çizgi romanlara olduğundan daha fazla rastlanıyor (Cantek’in 1970’lerdeki tavrından giderek uzaklaşıp daha ulusalcı bir tavra büründüğünü söylediği ‘Abdülcanbaz’ ilk akla gelen örneklerden).

Son zamanlarda Daltonlar, Temel Reis, miting meydanlarından eksik olmasa da siyasetten çizgi romana yapılan göndermeler görece az. Bu da muhtemelen çizgi romana takınılan küçümseyici tavırla bağlantılı. Mehmet Ağar’ın “Gitsin Teksas, Tommiks okusun” diye eleştirdiği Başbakan’ın, kaçak Kuran kursları ile ilgili soruya kendi verdiği yanıt da pek farklı değildi: “Tommiks, Teksas okumaya kimse mani olmuyor. Kendi kitabını (Kuran) öğrenmesine niye mani oluyoruz?”

Yalnız Cantek’in, çizgi romanı Teksas, Tommiks örneği vererek küçümseyenlere bir hatırlatması var. İtalyan EsseGesse ekibinin 1950’lerde başlattığı bu iki western serisi, artık çocukların değil, 30 yaşın üstündeki koleksiyonerlerin raflarında. Çizgi romanın çocuklara göre olduğuna dair fikir, kafalara bu iki kahramanla nakşolduğundan, karşıdakinin bilgisizliği de hep onlara atıf yapılarak yüzlerine vurulmaya çalışılmış. Ne var ki Cantek, ‘Gitsin Teksas, Tommiks okusun’ ve benzeri atışmaları, şovenizmin, milliyetçiliğin yükseldiği, savaş çığırtkanlığının arttığı bu dönemde ‘kötünün iyisi’ olarak adlandırıyor.

Troçkist Avni

Tabii çizgi romanları kültürsüzlük göstergesi veya seçim malzemesi olarak kullanmayan siyasi oluşumlar da mevcut. İlk akla gelen örnek, her yönüyle üstünde durulası: Mayıs 2005’te Fransa’daki referandumda Avrupa Anayasası’na hayır oyunun çıkması, ‘Avanak Avni’ baskılı tişörtler giyen gençlerce kutlanınca Ferai Tınç da bu kahramanın Avrupa sivil siyasetindeki sıradışı yolculuğunu takibe almış. 12 Eylül sonrası Brüksel’e yerleşen Yiğit Bener’in, çalıştığı siyasi La Gauche gazetesine ‘renk katmak’ için kullandığı Avni sosyalistlerce, Dördüncü Enternasyonel’in gençlik kollarınca sahiplenilmiş. Bener’in Tınç’a aktardığına göre sonrası tam bir Avni çılgınlığı. Oğuz Aral’ın saf kahramanı rozet, flama ve pankartlarla yürüyüş alanlarına taşınmış. Meksikalı Troçkist grup PRT’nin dergisinin kapağına kadar çıkmış.

Yurtdışı sivil toplum örgütlerinden, siyasi oluşumlardan çizgi romanlara talep epey üst düzeyde. İtalya’da ‘Teks’i politik olarak kullanan örgütler, Güney Amerika’da ‘Tenten’in balonlarını değiştirerek seçim zamanlarında propaganda yapan oluşumlar, çizgi roman karşıtı Franco’ya karşı İspanya’da yeraltına inen ve haliyle politikleşen çizgi romanlar, Cantek sayesinde haberdar olduğumuz örneklerden birkaçı. Türkiye’ye gelindiğinde ise akla gelen en esaslı örnek Bergama’da siyanürlü altına pijamalı yürüyüşlerle yıllarca karşı koyan ve bu vesileyle ‘Hopdediks’ lakabını alan Bayram Kuzu ve ‘Asteriks’ Oktay Konyar. 2001’de yaşamını yitiren Bayram Kuzu’nun ölüm haberlerinde isminin önüne hep ‘Hopdediks’ lakabının getirilmesi, Bergama’daki sivil toplum hareketinin asi Galyalılarla nasıl özdeşleştirildiğinin kanıtı.

Son Daltonlar polemiğinde böyle bir özdeşleşmeden söz etmek zor. Red Kit de Daltonlar da rakibe dokundurma stratejisinden fazlası değil. Ama bu hafif dokundurmalar bile, sert havayı yumuşattığına göre Red Kit ile şürekasının ya da diğer çizgi roman kahramanlarının üzerimizdeki etkisinin boyutlarını biraz ortaya çıkarıyor.

[Erman Ata Uncu, 21.7.2007, Radikal Cumartesi]

Hapishane

Üslubu Telif Belirler

Bir arkadaşım yukarıdaki resmi gönderip ç bu imzayı tanıyor musun diye çizerini sormuş. Doğrusu kimin çizdiğini bilmiyorum ama görür görmez bana tarz olarak birilerini andırdı. Meraklıları da çizginin Buscema ve onun da öncüsü olan Raymond’u andırdığını hemen söyleyeceklerdir. Raymond’un 19.yüzyıl resimleme geleneğini, serüven edebiyatı kitaplarının resimleyen önemli illüstratörleri üslup olarak izlediğini biliyoruz. Bu işin okulu olmadığı için rağbet gören tarz ister istemez yaygınlaşıyor ve o tarzı yineleyen herkes revaçta oluyor. Medya sahipleri, editörler, reklamverenler, okurlar ve son olarak çizerler bu tarzın yinelenerek yaygınlaşmasını sağlıyorlar. Medya mantığı gereği aktüel düşünüldüğünden Raymond’un öncülleri bir süre sonra hatırlanmıyor bile. Yetmişli yıllarda Raymond tarihçiler dışında unutulmuştu, herkes Buscema’dan söz ediyordu. Gırgır’da Oğuz Aral gibi çizen yüzlerce çizer vardı, telif olarak karşılığı vardı. Aral önceki on yıllarda da çiziyordu ama bu denli etki yaratmamıştı. Üslup ve çizgi modalarını konuşurken yaygınlaşmayı belirleyen asal etkenin telif olduğunu kolay unutuyoruz. Telif, modaya yöneliyor ister istemez ve moda, aynı çizerin üslubunu sürdüren yüzlerce yeni çizer çıkartıyor...

Çarşamba, Ekim 20, 2010

Kediler

Fotoğraf: Cooperr
link

Joel Houssin ve Liberatore

Joel Houssin adlı bir polisiye yazarı vardır. Başka türden işler de yaptı, örneğin bilim kurgu ya da fantezi türünde de yazdı ama en azından bana kalırsa kara polisiyecidir. Sert suçluları, cinnetin eşiğinde duran kahramanları vardır. İzleyenler olabilir, Vincent Cassel ve Monica Belluci'nin oynadığı Doberman filmi onun romanından uyarlanmıştır, senaryoyu da o yazmıştı. Geçtiğimiz günlerde Dobermann'ın seksenli yıllarda çıkan aynı adlı romanının kapağına denk geldim. Bu arada Houssin, 1953 doğumlu, pulp romanlar yazmaya çok erken yaşlarda başlamış. Kapaktaki çizgi tanıdık geldiği için dikkatimi çekti. Ranxerox'un büyük çizeri Liberatore'nin çizgileriydi bunlar...Eğer Ranxerox'u biliyorsanız, Liberatore'nin Dobermann'ın kapağını boşuna çizmediğini anlarsınız. Tuhaf biçimde bir aura benzerliğine rastlayacaksınız. Severek ve isteyerek çizdiğini düşündüm. Hikayedeki şiddet, onun çok sevdiği grotesk sertlikle birebir uyumlu çünkü.

Salı, Ekim 19, 2010

Gençlik Başımda Duman

Là où vont nos pères


Güzel bir albümden, Shaun Tan'ın 2008 yılında Angoulême'de en iyi çizgi roman albümü seçilen çalışmasından söz edeceğim. Tan, 1974 doğumlu Avustralyalı bir sanatçı. Çocuk kitapları resimleyerek başlamış mesleğe. Là où vont nos pères, yazı kullanmadan oluşturulmuş sürrealist bir çizgi roman. Okurken-bakarken ve anlamaya çalışırken, René Magritte çalışmalarına bakıyor gibi hissettim önce. Sonra hardcore bilim kurgu hikâyelerini betimleyen ilüstrasyonlar vardır ya, onları da hatırlıyorsunuz. Shaun Tan, bize bunu duyumsatıyor. Hikâye, Terry Gilliam'ın Brazil filmini de çağrışıtırıyor. Çizer olarak, etkilenmeler faslında, çizgi romancı Raymond Briggs de sayılabilir ayrıca, saygılı ve ölçülü göndermeler var. Oysa derinlikli düşününce çok özgün bir iş olduğunu, bütün bu çağrışımların çalışmanın asıl gücünü yansıttığını anlıyorsunuz. Çağrıştıran ama benzemeyen bir şey bu. Yeni keşfetmemden olabilir, heyecanla yazıyorum, Shaun Tan, açık ara yeni bir ses çizgi roman için.

Cumartesi, Ekim 16, 2010

Znortt!

Tanino Liberatore, 1953 doğumlu bir İtalyan çizer. Adıyla birlikte anılan bir unvanı var, ona çizgi romanın Michelangelo’su diyorlar. 2004 yılında hazırladığı son çalışması Lucy için Liberatore’nin Sistine Şapeli denmesi de bu yüzden. Ülkesindeki çizgi roman anlayışıyla uzak yakın ilgisi yok. 1982 yılından beri Fransa’da yaşıyor. Eski komedyen, oyuncu-yazar-yönetmen Alain Chabat ile çalışıyor uzun süredir. Türkiye’de bilinen Asterix and Obelix: Mission Cleopatra ve RRRrrr!!! gibi Chabat filmlerinde Liberatore imzaları var. Ranxerox, Liberatore’ye uluslararası şöhret kazandıran bir çizgi roman. Fransa’ya gittiğinde L'Écho des Savanes, Tranfert, Métal Hurlant, À Suivre gibi dergilerde illüstrasyonları yayınlanıyordu ama daima Ranxerox ile hatırlanıyordu. Amerika’da Corben tarafından takdim edilmişti; Seksenli yılların ilk yarısında gerek içeriği gerekse ağır işçilik isteyen renkleme biçimiyle Ranxerox (ve Liberatore) Heavy Metal okurları arasında çok konuşuldu. Ranxerox’un yaratıcısı-sonradan senaristi olan arkadaşı Tamburini ölünce çizgi romandan bir süre uzaklaştı. 1993 yılında çizgi roman dünyası için bir sürpriz yaparak Ranxerox karakterinin üçüncü (ya da son) hikâyesini çizdi, senaryo Jean-Luc Fromental’a aitti.

Ranxerox, 1997 yılında GazetePazar’da sansürlenerek de olsa yayınlandı. Ranxerox’un bu denli ilgi çekmesinin nedeni aşırı-şiddet içeren, obsesif ve sapkın karakterlerle dolu bir dünyada geçmesi. Liberatore’nin gerçekçi çizgileri de soğuk, mesafeli, hatta kimi zaman itici özellikler içeriyor; bu üslup yakın gelecekte geçen kara-hikâyeyi ister istemez tamamlıyor. Ranxerox, bir android olarak tanımlanabilir, yakın gelecekte yaşayan bir Frankestein olduğu söylenmişti. “Punk Frankenstein” demek daha doğru olur. Sahibi-sevgilisi olan genç Lubna ile iyi bir “Beauty and the Beast” ikilisi oldukları da söylenebilir. Ranxerox’un punk ve futuristik karanlığı, hikâyeleri seksenli yılların sonunu tasvir ederek anlatılmış olsa da “yaşıyor”, ars longa, vita brevis.

Meraklısı için: Znortt! Ranx’ın kullandığı bir nidadır.

Sayko Vudi

Korsanlar

Salı, Ekim 05, 2010

Uç Uç!

Mor Menekşeler

Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesinden Özgür Orakçı & Egemen Adak imzalı bir Hacettepe belgeseli çıktı. Kabadayıları ve futbol takımıyla ünlü olan, istimlak edildiği için bugün üzerinde Hacettepe Hastahanesinin olduğu mahallenin hikayesi anlatılıyor...Mor Menekşeler adı, futbol takımının mor beyaz forma renginden geliyor...Anlatıldığına göre mahalle çevresinde çok menekşe varmış, renkler de oradan ilhamla seçilmiş...Aileden Hacettepeli olduğum için bu hikayelerle büyüdüm. Bir parça uzun olmuş ama kurgusu başarılı bir belgesel...Hacettepe mahallesini bilmeyenler, garanti veriyorum, ilginç bir belgesel seyrederler. Arayıp bulmak seyretmek lazım diyorum, çekiliyorum....

Related Posts with Thumbnails