Perşembe, Ağustos 26, 2010

Araftaki İnternet

“Şimdi bir de internet var üstelik” demeden birazcık geriye gideceğim, Umberto Eco’nun zihin açıcı bir yorumunu hatırlatacağım: “Televizyonlu akşamlarımız artık öyküler anlatmıyor, herşey bir fragmana dönüşmüş durumda”. Benzer ifadeleri başta Baudrillard ve Postman olmak üzere yakınçağın önemli düşünürlerinin kaleminden okumuş olabilirsiniz. Hemen hepimiz, bu türden yargıları kabullenip paylaşırız, çünkü bunun ardında “daha iyi” olan bir geçmiş tahayyülü vardır. Televizyonun olmadığı zamanlarda akşamlarımız yekpare bir bütünlük mü arzediyordu acaba? Madem araç (medium) bu denli önemseniyor, radyolu ya da gazeteli akşamlarımız fragmanlara dönüşmemiş miydi diye sormamız gerekiyor. Örneğin gazeteler, rekabet koşullarının zorlamasıyla “magazine” mantığına dayalıdır ve magazin ile mağaza sözcükleri aynı kökten gelirler. Alışveriş sepetinize istediklerinizi doldurur gibi gazetede de her köşeyi-bucağı okumazsınız, seçersiniz. Radyo da öyledir, bütün bir ailenin milim kıpırdamadan pür dikkat radyoyu dinlemesi romantik bir mittir; Uzun dalga, kısa dalga, Kahire Radyosu, Moskova’nın Sesi derken mutlaka bir dolaşılırdı ta yıllar önce, “ajansın dinlendiği” zamanlarda. Radyonun yanında gazete, onun yanında pikap, dergi dururdu ve dışarıdaki semt sinemasını unutmayın.

Fragmente-parçalanmış bir hayat yaşıyoruz varsayımını şöyle kabul edebilirim. Her yeni iletişim aracı, daha büyük bir nüfusa ulaşır ve kendinden önceki aracın üstünlüklerini massederek ilerler (ilerledikçe seçenekleri ve fragmanları çoğaltır). Yoğunlaşma ve yaygınlaşma ölçeği elbette günbegün artıyor. Yoksa korku ve kaygı dolu serzenişler tarihsel bağlamı dışında pek bir anlam ifade etmiyor, çünkü bu bir vakıa, hep oluyor ve var işte. Yüzyıl önce çıkan gazetelerimize bakarsanız yaslı yeisli iddialarla karşılaşırsınız: “Radyo musikiyi, sinema sahneyi her ikisi birlikte sohbeti öldürdü”. Bugün de internet için benzer bir husumet ve beğenmemezlik sürdürülüyor. Kütüphaneye gitmeyip “google”layan öğrenciye, enformasyon çokluğu yüzünden odaklanamamaya, herkesin yazar olmasına, yüz yüze iletişimin azalmasına kızıp hararetleniyoruz. Oysa hepimiz bakıyoruz internete, hatırlamak, neye bakacağını fark etmek ya da sahiden bulmak için. Çokça zaman harcıyoruz ve bazen hiç bilmediğimiz kitaplara, filmlere, yıllarca aradığımız ayrıntı ve metinlere pat diye ulaşabiliyoruz. Dijital içerik ve download çağında yaşadığımız aşikâr…Tarihin hiçbir döneminde olmayan, bizzat mülkiyetin özel niteliğinin ihlal edildiği bir süreç yaşıyoruz. Paylaşıma dayalı özgür yazılım ve açık kaynak (open source) programları kullanıma açılıyor. Tüm hakları saklıdır (all rights reserved) şeklindeki yasal uyarıya karşı “tüm hakları feshedilmiştir” (all rights reversed) sloganı zuhur ediyor; fikir eserlerinin özel mülkiyete konu olmasına (copyright) karşı çıkan copyleft akım ve kavramından söz ediliyor. Sözü dolandırmayayım, geçmişin güçlü diğer mediumları için de yinelenebilir bu, internet ontolojik olarak bir dönüşüm sürecinin ürünüdür. Öncel olarak verili ya da tamamlanmış değildir: bu sebeple interneti sürekli değiştiğini bilerek sağladığı yeni imkânlarla birlikte değerlendirmek gerekir.

Yıllar önce televizyonda, bir Siyaset Meydanı programında muhalif bir yazar, kendisiyle –sanırım- Sakıp Sabancı’ya eşit konuşma süresi verilmesinin yanlışlığına işaret etmişti, çünkü Sabancı dilerse ve sürenin azlığına kızarsa, kendisine bir tv kanalı açabilirdi oysa yazar ne söyleyecekse ancak kendisine verilen süre içinde söyleyebilecekti. Bugün pek çok kişi kendi web sayfalarından görüşlerini ifade edebiliyor. Elbette bu önemli bir imkân; medya, ticarileştiği, eğlenceye yoğunlaştığı ve anaakım değerleri pekiştirdiği için katılımcı bir demokrasiyi varedemiyor, bu da ayrı bir vakıa. İyimser yorumlara bakacak olursak, internet, yeni bir siyasal alanın, tartışma ve müzakere kanallarının yeniden tesis edilmesini sağlıyor, siyasal katılımı artırdığı gibi farklı ses ve haber gündemlerinin kendilerini varetmelerini kolaylaştırıyor. Doğal olarak bu yorumları epeyce eleştiren var; doğrudan demokrasinin sorunlarının teknolojik değil mantıksal olduğunu iddia edenler, alternatif site ve bloglarda anaakımda yazılanların yinelendiğini ve elit manipülasyonunun bir kez daha pekiştirildiğini belirtiyorlar. Çeşitlilikten ve alternatif gündemlerin varolmasından yana olduğumdan bunu hesap ederek, yapabildiğim ölçüde eleştirel mesafeyi koyarak onları izlemekten yanayım.

Alternatif demişken, Birleşik Amerika’da medyada kullanılan Buckbobbill adlı bir nitelemeden söz edeceğim. Ticari basına karşı alternatif olarak dijital yayıncılık yapan, sorgulayan, html yazabilen, web imkânlarını iyi bilen, hayali bir araştırmacı gazeteci figürü bu. Bilim kurgu kahramanı Buck Rogers, malumunuz Bill Gates ve Watergate Skandalını ortaya çıkaran ünlü gazeteci Bob Woodward isimlerinin bir karışımı yapılmış. Buckbobbill tarzı yayıncılık, geleneksel ve yozlaşan gazeteciliğin alternatifi olarak gösterilen bir ideal. Biliyoruz ki bu tür gazetecilik adlandırmaları esprisi ve heyecanı dışında bir anlam taşımıyor; dijital gazeteciliğin geleneksel gazetecilikten bir farkı yok her şeyden önce, araç mevcut etik ve meslek ilkelerini –ve onların mevcut kullanımlarını- başkalaştıramaz ayrıca. Medyaya siyasal iktidarın gözcülüğünü atfeden liberal yaklaşımları revize etme iddiası taşınıyor bu adlandırmayla. Aktörler değişirse, Buckbobbill gibi ideal bir gazeteci çıkarsa, medya yeniden görevini layıkıyla yapacaktır gibi bir çıkarım baştan yanlıştır. Ne erdemli bir kahraman ne de onun kullandığı yeni bir medium, medya-siyasal iktidar ilişkilerini ve ideolojinin işleyişini baştan ayağa değiştiremez. Üstelik, teknoloji, nötr değildir; zaman ve mekan üzerinde bir taraftır ve tarih gösterir ki, teknoloji egemen sınıfların tercihlerini çoğaltmaya ve sağlamlaştırmaya yaramıştır her zaman.

Görünen o ki olan şu: kim(ler) ve nasıl kullanılıyor tartışması bir yana, bütün mediumlar giderek tek bir çerçevede toplanıyor. Varsayalım, internette şehirdeki suç oranının artışıyla ilgili bir haber okuyorsunuz. Haber, birden çok sayfaya açılacak biçimde (layering) hazırlanmış; birinde Valinin açıklamalarına göz atıyorsunuz, diğerinde konuyla ilgili bir köşe yazısı çıkıyor karşınıza, bir başkasında gazeteye gelen ihbar telefonunun ses kaydını dinliyorsunuz. Cinayetlerden birinin olay sonrası görüntüleri ve uzman görüşlerini de izleyebiliyorsunuz. Daha önemlisi, mesela bir harita çıkıyor haberdeki linkten, imleci gezdirdikçe, hemşehrisi olduğunuz şehrin hangi semtinde ne oranda cinayet işlendiğini görebiliyorsunuz. Haberin altında okur ve izleyici yorumlarını, tartışma forumlarını ayrıca okuyabiliyorsunuz. Günümüzde önemli gelişmeler, halen televizyondan izleniyor, internet, radyo ve gazetelere göre ilerde olsa da televizyonu henüz geçebilmiş değil. Ama hemen tüm dünyada yapılan anketler gösteriyor ki her gün gazete alanlar nadiren 30 yaş altından çıkıyor ve Tv haberlerini takip edenlerin yaş ortalamasıysa sürekli yükseliyor. Hal bu olunca, “genç” internetin, kendinden önce gelen bütün mediumları tekeline alacağını görmek, kapitalizmin işleyişi gereği kehanet olmaz. Bir çeyrek asır sonra, kuşak değişimi yüzünden internet öncesi dönemi hatırlayanlar dahi azalacak. İnternet ile ilgili olumlu beklentileri yüksek tutmak ya da endişeyle hayıflanmak sahiden abes. “Gerçek” Çehov’un dediği gibi “ikisi arasında bir yerde”, arafta sanki.

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

Nohut Kadar Çocuğun Şizofrenik Dünyası


İlk kitabı çok satmıştı. Muhtemelen ikincisi de en az o ölçüde ilgi görecek, ‘ennnneee’, ‘yek yeaa’, ‘allam ya reppim’ nidalarıyla dolaşan, annesinin deyişiyle ‘nohut kadar’ bir çocuktan, bir popüler kültür fenomeninden, Uğur Gürsoy’un Fırat isimli çizgi kahramanından söz ediyorum.

Gırgır okumuş insanlarla, orada çalışmış çizerlerle konuşursanız, eğer hâlâ mizah dergilerini izliyorlarsa elbet, Fırat’ı, Oğuz Aral’ın Avni tiplemesine benzettiklerini duyarsınız. Kuşak farklılığını, nostalji payını, “hep aynı şeyler anlatılıyor” bıkkınlığını düşünerek bu kıyaslamayı bir parça abartılı bulabilirsiniz. Ama Fırat’ı tanımlayan, ne anlattığını imleyen bir benzetme olduğunu kabul etmek gerekiyor. Fırat tıpkı Avni gibi kenar mahalle hayatını resmediyor. Sokaklar, Avni’ye göre daha kısıtlı ama hiç yok değil. Boş arsalar, top depükleyen bebeler, çağla toplanan ağaçlar yine var.

Fırat’ta küçük bir çocuğun gözünden büyükler -ki hiç birisinin yüzü görünmüyor-, hasımlar, tv karşısında geçirilen saatler, komşu teyzeler, ablalar, diğer çocuklar, hayaller, ‘oyuncaklar’ resmediliyor ve diyalektler aktarılıyor. Avni de koşut sayılabilecek bir çocukluk hikâyesine dayanıyordu. Aral, hafif kıt zekâlı, Avanak namlı kahramanını delikanlılıktan çocukluğa taşıyarak mevcut mizah anlayışına denenmemiş bir yenilik katıyordu: Çocuksu naiflik… Türkiye’deki çizgicilik geleneği büyük ölçüde yetişkinlere yöneliktir. Çocukları düşünerek üretilmiş ve popüler olmuş bir çizgi roman pek görülmediği gibi bu yönde bir talep de olmamıştır. Avni’deki çocuksu naiflik, öncesizliği nedeniyle okurlara mutlaka yeni gelmiştir. Avni ile Fırat arasında böylesi bir illiyet kurmak bu bakımdan doğru. Önemli bir başlangıç noktası Avni... South Park, Calvin ve Hobbes, Spongebob gibi başka çalışmalarla Fırat arasında koşutluk kurabilmek yine mümkün. Çünkü Avni’nin ve geniş anlamıyla Gırgır dergisi mizahının üzerinden uzun yıllar geçti. Başka hayatlar ve zamanlar yaşandı.

Doksanlı yılların ikinci yarısında, mizah dergiciliğinde cinsellik ve argo temelli, underground eğilimli Leman anlayışının hakimiyeti vardı. Bağıran, küfreden, sıçan, geğiren tiplemeler dolduruyordu sayfaları. Gırgır mizahı televizyona taşınmış, dergisi gereksizleşmişti. Yeni dergiler, özel kanalların anlatamadığı hayatlara üşüşüyorlardı ister istemez. Uzun uzun küfrediyorlardı balonlarda. O günlerde dahi, o lümpen dilin, sert ve edeb dışı hoyratlığın dışında duran, Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem özelinde gelişen, naif, yerellik takıntısı olmayan, orta sınıf beğenilerine hitap eden, grotesk esprilerden bütünüyle kaçınan ve deyim yerindeyse politically correct tavırlı, giderek yükselen başka türlü bir espri akımı daha vardı. Uğur Gürsoy, daha sonraki dönemde, Penguen’den ayrılanlardan, Uykusuz’un kadrosunda yıldızlaşmakla birlikte bu ayrışma ekseninde hayat bulan isimlerden bana göre. Her dergi kendine bir Gogol ve bir palto seçiyor işte…Paltodan çıkan yeniler, selefine benzeyen-benzemeyen ve benzediğini-benzemediğini iddia eden hususlar içeriyor. Şurası kesin: asla bambaşka bir şey olamıyor.

Fırat, annesinden dayak yeme pahasına ‘sıç bok’ ‘götü bok yemiş’ gibi komik küfürler sarfediyor ama okur, argoya değil çocuğun küfrederken duyduğu meydan okuyucu hazza ve büyüme arzusuna tebessüm ediyor. Ahmet Yılmaz’ın yurdum insanlarında, Kıllanan Adam’ındaysa küfre ve küfürle harmanlanmış tespitlere-çelişkilere gülünüyordu. Erdil ya da Selçuk Erdem’in yerellik dertleri yoktu dedik ama onların paltosundan çıkan Fırat, salça ekmek yiyerek dolaşan, orta ve orta-alt sınıftan okura ‘aynı ben’ dedirten aşina bir yakınlıkta duruyor. Fırat’ta televizyonlarda, yerli dizilerde rastlanılmayan bir çocukluk betimleniyor. Edepli, psikolojisi hesap edilen, aradan çıkmamış, doğumu tasarlanmış orta ve orta-üst sınıfın çocuklarından değil çünkü. Mizah dergileri yaramaz çocukları sever; Fırat, Ömercik ya da Yumurcak değil mesela… Kötü Kedi Şerafettin, Garfield’i nasıl sevmiyorsa… Onlar televizyonun yalanı. Fırat’ın annesinden tokat(lar) yiyeceğini biliyoruz, Batı Avrupa’da olsa ebeveynlik hakları elinden alınacak bir anne karşımızdaki. Anneler, memlekete benzetilmez mi hamaset edebiyatında? Sadece ayaklarını, bazen poposunu, aralıklarla oğluna fırlattığı terliklerini gördüğümüz mutsuz bir anne işte… Yoksul, öfkeli, tahammülsüz… Fırat’ın naif komikliği onu tolere edebiliyor. “Travmayla yaşanmaz ki. Aile ailedir. Tokadı da yersin, terliği de” demiş bir röportajında Gürsoy. Büyüyünce hatırlanacak değil unutulacak küçük travmalardan söz ettiğini vurgulamış. Annenin hırçınlığı, belki de babanın yokluğundan kaynaklanıyor. Babanın yerini dolduran bir ‘dayı’ var. Fırat’ın babası sağ mı değil mi belirsiz, hiç gözükmüyor: “Her Türk çocuğun babasıyla arası nasılsa, benimki de öyle. Dördüncü cümleden sonra tıkanır muhabbet. Karşılıklı sevgi göstermeye çalışmak ama yıllarca gösterememek...” demiş mesela. Eskiden bu sorular sorulmazdı. ‘Her Türk çocuğu’ diye başlayan -çoğunluğa oynayan- ve itirafı andıran tahliller de yapılmazdı. Çizgi romanlar travma nedir bilmezdi. Çelişkiler, mizah kadar hüznü de çağırır. Katmanlı bir anlatı Fırat; şizofrenik nitelikleri mizahla resmediyor. Mahalleyi yakacağını söyleyen, tepede sigara tüttüren ‘erken kaybeden’ bebeleri içimiz burkularak seyreyliyoruz. Tekinin askerde bir abisi var, ‘o gelince çözülecek her şey’, tarayacak herkesi… Fırat’ı dövmekten söz ediyorlar, en zayıf olana, kendi yarattığı hayali arkadaşından bile korkan küçük bir çocuğa yükleniyorlar. Sevimli ve naif sunumuna rağmen hüzünlü, yaralı, kafası karışık bir hikâye Fırat…Ve evet, güzel…

Radikal Kitap, 20.8.2010

Pazartesi, Ağustos 16, 2010

Seyrüsefer Defteri 1

Tarasconlu Tartarin’i okudum, biraz eğlenceli biraz eski…Sanço ile Don Kişot, aynı insanda zuhur ederse fikrine dayandırılmış. Tahsin Yücel çevirisi (30 Temmuz). * Nihayet dün akşam Kick-Ass'ı seyrettim. Aaron Johnson'u Nowhere Boy filminde beğenmiştim, John Lennon'a benzemiyordu ama filmde başarılıydı. Bu filmi daha sonra çevirmiş, daha iyi oynuyor. İyi de bir oyuncu olacak. Film Defendor ile arka arkaya seyredilebilir (27 Temmuz). *Mr.Nobody'yi serettim. Bir Bilim kurgu draması. Nemo, isimli geleceği görebilen bir çocuğun yaptığı seçimlerle oluşan alternatif hayatlarını izliyoruz. What if sorusunu severim. Başka türlü bir karar verseydim nasıl bir hayat yaşardım sorusunu aklıma getirdiğim olur. Film epeyce dağılıyor ama güzel bölümleri var (23 Temmuz). * Peter Kuper'in Kafka uyarlamasıyla (Dönüşüm) ilgili bir yazı gönderdim Radikal Kitap'a. * Repo Men, aksiyon dolu bir BK filmi. Jude Law ve Forest Whitaker başarılılar. Eric Garcia'nın Repossession Mambo romanından uyarlanmış. Miguel Sapochnik atmosferi bugün gibi, işte yaşadığımız dünya der gibi istiflemiş (21 Temmuz). *Abimm (Yön.Şafak Bal) filmini seyrettim. Kimi sahneler gayet başarılı, kötü bir finali var. Her türlü Lennie Small tiplemesi ilgimi çeker, Levent Üzümcü oynamış bu kez (19 Temmuz). *Cuniçiro Tanizaki'nin Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi romanını (Can Yayınları) okudum. Asıl adı ne bilmiyorum, İngilizceden çevrilmiş çünkü. Pek de çılgın gibi gelmedi bana ihtiyar adam, üstelik arka kapak yazısını da içerikle uyumlu buldum diyemem. Gelinine âşık olan 77 yaşında bir adamın son günleri anlatılıyor. İlginç...(10 Temmuz). *Sine Mekân Sinemada Mimarlık (Varlık Yy., 2010) adlı kitabı bitirdim. Öğrenci ödevlerinden neden kitap yapıldığını anlamış değilim. Derste bir şeyler anlatırsınız, ödevler de o kapsamın sınanacağı nitelikte hazırlanır. Kitap başka türden bir çalışma gerektirmiyor mu? Çok mu zor diyor şarkısında Müslüm Gürses...(7 Temmuz). *Zeki Demirkubuz'un Kıskanmak (2009) filmini seyrettim. Çevremdeki pek çok insan filmdeki konuşma dilinin yapaylığından, müsamere havasından, oyunculuktan şikâyet etmişti. Bu sebeple bir parça önyargılı seyrettim. Faydası olmadı değil. Eleştirileri bilince o eleştirileri de hesap ederek seyrediyorsunuz. Örik'in harika romanını yine de güzel yorumlamış diyeceğim, evet yalan yok, kullanılan dil sırıtıyor. Romandaki dil aurası sinemaya taşınamaz diye düşünmüştüm, bu bakımdan yanılmamışım. Ben asıl olarak makyajın çok sırıttığını düşünüyorum (6 Temmuz). *Aziyade'yi (NTV Kitap) okudum. Uyarlama romana göre daha derli toplu olmuş. Bourgeron iyi bir çizer. Narsizmi ve oryantal edayı iyi yansıtmış (4 Temmuz). *Tuna ile Oyuncak Hikayesi 3'e gittik. Yine başarılı bir iş çıkarılmış. * Book of Eli'yi seyrettim, dün akşam. Tam bir vakit kaybı (3 Temmuz).

Geçip Gidiyor İşte Hayat...

link

Cumartesi, Ağustos 14, 2010

Kafka’ya Gri Yakışır


Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.

Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.

Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…

Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.

Radikal Kitap, 13.8.2010

Çarşamba, Ağustos 11, 2010

Hayta

"Şş baksana sen. Ayıp değil mi milletin resmini çekiyorsun ha?"
Foto: Candan
link

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

Teneke Mahallesi Lehimsiz Sokak

Gırgır, aşırı kalabalıklaşmış ve yağmalanan İstanbul’dan alır harcını. Ucuz, kirden eprimiş taşra kerhanelerinden, perdesi kısa gelmiş mahalle kahvelerinden, kale arkasından gelir mizahçıları. Hepsi kısa pantolonlu, bir kaçı asi ve Marksist. Hepsi bir sürü şeyi çiziyordu ama hepsi aynı adamı anlatıyordu: Orhan Kemal, Yusuf Atılgan ve Latife Tekin kahramanlarıyla akraba. Mizah, gecekonduyu şehre indirdi. Ferit Öngören’in, Zeki Beyner’in uzaktan çizdiği gecekondu mahallelerinin içine girildi. Oğuz Aral’ın, Suavi’nin anlattığı Teneke mahallesinin Lehimsiz sokağı da değil, sahici. Konuşulanlar, sömürüyle, çatışmayla ilgili. Nerede Ramiz’in Bedri’nin o güzel insanları. Hepsi çirkin ve hepsi kirli. Tuncay Akgün ve Mehmet Çağçağ o evlerden içeri de girdi, Ergönültaş’ı aşarak. Bol ayrıntılı ve dekoratif anlattılar odaları: Televizyonun üstündeki dantel, ağlayan çocuk, desenli halılar, düğün fotoğrafları ve fonda çalan Gencebay.

Çizgi: Mehmet Saygın
Related Posts with Thumbnails