Pazar, Haziran 27, 2010

Hopdediks Diyorum

Frankofon popüler kültürünün evrensel ölçülerde iyi bilinen iki çizgi roman kahramanı vardır. Biri, Hergé’in Tenten’i, diğeri ona göre daha yerel/milli olan Goscinny-Uderzo ikilisinin yarattığı Asteriks. Hergé’in ölümünden bu yana Tenten çizilmiyor ama Asteriks’in albümleri devam ettiriliyor. Dizinin yazarı Goscinny’nin vefatından sonra çizer Uderzo bazen tek başına bazen farklı yazarların katkısını alarak Asteriks’i halen yaşatıyor. Sadece Fransa’da çıkan her albümünün milyonu aşan satış rakamlarında seyrettiği düşünülürse yarım asırdır nasıl bir ilgiyle izlendiği anlaşılabilir. Asteriks, Tenten’e göre hem daha mizahidir hem de aktüele ve Frankofon kültürüne bariz göndermeler yapar. Bu bakımdan hikâyesinden çok esprileriyle hatırlanır.

Bizdeki yayınlarına bakılırsa her iki dizinin de sevildikleri görülebiliyor. Asteriks’in şöyle bir farkı var: Türkçede biri geçtiğimiz günlerde olmak üzere hakkında iki kitap yayınlandı. Kitap Yayınevi, 2002 yılında, arkeoloji ve eski çağ tarihçilerinin makalelerinden oluşan, akademik olduğu kadar neşeli bir derleme-Almancadan çeviri yayınlamıştı (Asteriks ve Roma Dünyası, Çev. Türkis Noyan). İkincisi, İmge Kitabevinden çıkan Nicolas Rouvière’in orijinali 2006 tarihli Asteriks ya da Uygarlığın Işıkları kitabı (Çev. İsmail Yerguz). Rouvière, bir Asteriks uzmanı sayılıyor, çeşitli makaleleri var ve yine 2008’de Asteriks ile ilgili bir başka kitap çalışması daha yayınlandı.

Çevirinin Gerekleri
Dikkatinizi çekmiştir, Türkiye ile ilgili yayınlanan farklı dillerdeki kitaplarda bize komik gelen ayrıntılarla karşılaşırız. Yazarı yerli ya da yabancı olsun, kimse herkesin bildiğini farzederek meselesini anlat(a)maz. Atatürk’ün adı geçtiğinde örneğin, dipnot atılır, yabancı okurun bilemeyeceği düşünülerek. Yabancı bir anlatı hakkında Türkçede bir inceleme kitabı yayınlamanın bu bakımdan sıkıntıları var. Asteriks’in her albümü Türkçede yayınlanmış olsa da yazar metnini frankofon okura yönelik kurduğundan yapılacak çevirinin ister istemez bu yönde bir akletmeyle düzenlemesi gerekiyor. Asteriks’in mizahi yönü de düşünülürse, (genel bir ilkedir, ‘mizah yaşadığı yere benzer’) Türkiyeli bir okurla bir Fransız’ın Asteriks’te güldüğü şeyler mutlaka benzeşir ama aynı değildir. Biz oradaki göndermeleri, aktüel bir tartışmaya dönük espriyi anlamlandıramayız. Zaten sırf bu nedenle Asteriks yayınlandığı ülkelerde Tenten kadar sadakatle çevrilmemiştir, az ya da çok yayınlandığı dile uyarlanmıştır. Çünkü dizi sadece hareket komiğine dayalı değildir, dil oyunlarının ağırlıklı bir yer vardır. Türkiye’deki uyarlamaların yakın zamanlara kadar sevilerek benimsendiğini, hatta kendi kuşağımdan pek çok yaşıtımın büyülü iksir (potion magique) yerine devegücütazıhızı şerbeti demeyi tercih ettiğini, nostaljik bir oflama puflamayla ‘tadı kalmadı bu çevirilerin’ diyerek hayıflandığını söyleyebilirim. Veya kendimi de katayım: Dizinin iki kahramanından biri olan Obélix’e yeni çevirilerde Oburiks deniyor, ben alışkanlıkla, yetmişli yıllardaki kullanımla Hopdediks diyorum. Asteriks hakkında bir kitap yayınlanıyorsa Türkiyeli okurun aşina olduğu adlandırmalar, uyarlamalar, yanlış çeviriler ve hepsinden önemlisi dizinin mevcut yayınından haberdar olunması gerekiyor. Çevirmen ve/veya editör bu aşinalığı metne katmak durumunda... Yoksa kitabın ‘yabancılığı’ her sayfada katmerleniyor.

Auteur ve Vignette
Asteriks ya da Uygarlığın Işıkları kitabında böyle bir özen gösterilmemiş. İlk sayfalarda çevirmen bir notu var: ‘metinde geçen kitap adları ve özel adlarla ilgili olarak karışıklıklara meydan vermemek amacıyla, olabildiğince daha önceki kullanımlara uyulmuştur’. Bu açıklama çok anlaşılır değil, kitap Asteriks hakkında olmakla birlikte herhangi bir kitapçıda veya kitap satışı yapan internet sitelerinde bulunulabilinen mevcut diziye (Remzi Kitabevi) bakılmamış. Örneğin Asteriks Hispania’da diye bir albümden en az on defa söz ediliyor, bu isimle yayınlanan bir albüm yok, olmadı da. Fransızcaları aynen aktarıldığı için kim kimdir çoğu yerde anlaşılmıyor. Hokusfokus, Büyüfiks, Kakofoniks, Dertsiziks, Toptoriks gibi isimler sayfalarda yer almıyor. Dizide tekrara dayanan pek çok deyiş ve ifadenin ne olduğuna, nasıl çevrildiğine hiç mi hiç değer verilmemiş. O kadar ki ses efektleri dahi bilinmiyor. Anlaşılan o ki çevirmen, Asteriks ya da bir çizgi roman okuru değil, şüphesiz şart değil olabilir ama tercüme edilecek pek çok kitap varken keşke tercih edilmeseymiş diyeceğim… İşin editöryal kısmını hiç katmıyorum. Okur olarak asgari bir özen gösterilmesini bekliyor insan. Epeyce de hızlı çevrilmiş, hemen her sayfada Türkçesi sorunlu, anlaşılmayan cümleler var. Onlardan değil ama bir iki kavramsal yanlıştan söz edeyim. Bunlar yine çizgi roman literatürüne olan uzaklıktan kaynaklanmış şeyler. Hemen tüm kitapta ‘Asteriks’in yazarları’ deyimi kullanılıyor, burada birebir çevrilen sözcük ‘auteur’. Bu sözcüğün ‘fail’ anlamından yola çıkarak Asteriks’in üreticileri veya yaratıcıları denmeliydi. Türkçede biz bunu ‘yazan ve çizen’ olarak kullanırız. Asteriks’in yazarı Goscinny çizeri de Uderzo’dur. Fransızlar bunu kullanmıyor değiller, textes / dessins ibareleriyle sunarlar sanatçıları ama fail anlamında, Latince auctor’dan ilhamla ayrı bir vurgu yaparlar. ‘Evren’in auteur’u Tanrıdır’, Asteriks’in aetur’u yazar ve çizeridir gibi. Biz bunu birebir çevirirsek ‘Goscinny ve diğer senaristler’ gibi anlaşılıyor. Uderzo’yu unutmuş oluyoruz.

Yine tüm kitap boyunca bir vinyet (vignette) kullanımı var, ‘13.sayfanın son vinyeti’ gibi…Biz vinyeti örneğin gazete ve dergi yazılarında metni rahatlatmak, anlatımı kolaylaştırmak için çizilen küçük betimleyici çizgi ve karikatürler için kullanırız. TDK sözlüğünde ‘Bir kitabın sayfalarını süsleyen başlık, süslü harf gibi motif’ denmiş, o da eksik. Çevirideki vinyetin tam karşılığı İngilizcedeki gibi ‘panel’, Türkçedeki gibi ‘kare’ olmalıydı. Tek parça resim kastediliyor. Çizgi romanda hikâye anlatımı, içinde resim ve yazı olan bu karelerin ard arda sıralanarak anlatılmasıyla oluşur. Bırakın Türkçedeki yaygın kullanımını sorup öğrenmeyi, herhangi bir Fransızca-İngilizce sözlükte (Fransız çizgi romanında) vinyet’e bakılsaydı eğer çerçeve, kare veya panel karşılıkları bulunurdu.

Son söz kitabın auter’una: Rouvière de Asteriks hakkında yazmasa okunacak bir yazar değil epeyce geveze ve söyleyeceğini dolaştırmadan söylemiyor bir türlü. Yine de kitabın ikinci kısmının son iki bölümü için ilgiye değer diyebilirim.

Birgün Kitap, 26.6.2010

Cumartesi, Haziran 26, 2010

Otuz İki Kısım Tekmili Birden

2001 Pulützer ödüllü, kurgusuyla beğeni toplayan, ilgiyle konuşulan, son yirmi yılın en iyileri arasında gösterilen bir roman Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları. Amerika’da çizgi romanın Altın Çağı sayılan otuzlu yılların sonunda başlıyor hikâyesi. Çizgi romanların gazetelerdeki bant biçiminden farklılaşarak kendi yayın mecralarını geliştirdikleri, yüzbinler satan envai çeşit derginin çıktığı günlerde başlıyor da diyebilirdim. Bizde “otuz iki kısım tekmili birden” diye anılan seriyal filmlerinin, ucuz fiyatlı macera kitaplarının çoğaldığı, çizgi romanlara henüz sinema romanı denildiği günler veya…

Kitabın yazarı Michael Chabon, sinematografik denilebilecek seyirli üslubuyla, iki genç Yahudi kahramanının, birlikte hazırladıkları bir çizgi romanla, endüstriye nasıl dâhil olduklarını resmediyor. Gençlerin büyüme hikâyeleri olarak da okunabilir roman. Amerikan popüler kültürünün ve bu mecrada etkin Yahudi sanatçı ve yatırımcıların hayatını da “izliyoruz” arkaplanda. Hırslarını, değişimlerini, çaresizliklerini… Belgeselci bir dili var yazarın, gerçekle romanın hayali evrenini inandırıcı bir biçimde harmanlıyor. Oyunbazlığı yok değil, lakin bunu ciddi bir malumatfuruşlukla yaptığından anlatılan olaylar, zikredilen sanatçılar ne kadar gerçek ne kadar değil belirsizleşiyor. Araya dipnotlar atıyor ya da anlatının içinde bir yandan konusuna hâkimiyetini gösterir diğer yandan ‘size tarih anlatıyorum’ diyen nitelik ve rahatlıkla açıklamalar yapıyor: ‘New Yorklu Almanların çoğunun Hitler’e ve Nazilere şiddetle karşı olduklarını söylemekte yarar var’ (s.225). Böylesi açıklamalar ve bazen yarım asır zaman atlayarak röportajlara, müzayedelere, koleksiyonculara yapılan atıflar romanın esaslı bir damarını oluşturuyor. Benim gibi çizgi roman meraklıları için kitap, gerçek ile (çizgi romanın) tarih(i) ne kadar ve nerelerde örtüşüyor meselesiyle bir arada ilerliyor. Kimi kastetmiş, kimden esinlenmiş veya gerçekten öyle mi olmuş diye mutlaka düşünüyorsunuz. Ortalama bir Amerikan vatandaşı içinse çizgi romanlar genel kültürlerinin ve geçmişlerinin sacayaklarını oluşturan sanat ve eğlence ürünleri. Onlar için roman, ayrıca nostaljik bir anlam taşıyor, kitabın gördüğü ilginin nedenlerini biraz da buralarda aramak gerek. 20.yüzyılda popüler kültür, tüm dünyada ya Amerikalıydı ya da yereldi diyorsak eğer Amerikanlaşmayı pekiştiren ve var edenleri, Hollywood ve çizgi romanları yadetmek durumundayız.

1938-1950 yılları arasında başta Süpermen ve Batman olmak üzere, eksantrik, tuhaf, eğlenceli ve ‘beş paraya’ pek çok süper kahraman dergisi yayınlandı. Romana adlarını veren Kavalier ve Clay, o günlerin miladında, herkesin yeni bir Süpermen tasarladığı bir aralıkta piyasaya giriyorlar. Nazilerden kaçan, aklı fikri ailesini Avrupa’dan kurtarmak olan ve o güne değin çizgi roman okumamış, sıra dışı bir yeteneğe sahip Kavalier projenin asıl yürütücüsü oluyor. Ortağı ve kuzeni Clay ise geçirdiği çocuk felci nedeniyle fiziken zayıf, buna karşın akıllı, konuşkan, plan ve pazarlamayı yapan bir tasarımcı-senarist konumunda. Böyle bir birliktelik, insana Süpermen’in yaratıcılarını, bir başka Yahudi ikiliyi Siegel-Shuster’i hatırlatıyor. Chabon, biri yazar diğeri çizer-kara kalemci (penciller) ikili benzerliğini bilerek kullanmış, Siegel-Shuster’in isim olarak kitapta yer aldığını belirtelim. Amerikan çizgi roman endüstrisinde yer alan diğer Yahudi üreticilerden de (Kirby, Kane, Eisner, Lee vd) faydalanılmış; Kavalier karakteri, Çek göçmeni olması nedeniyle Steve Ditko’yu ve altmışlı yılların yıldız çizeri Jim Steranko’yu andırıyor örneğin. Yarattıkları çizgi roman kahramanının (Kurtarıcı olarak Türkçeye çevrilmişse de!) Escapist olan ismi, özel yan anlamlar içerdiği için öylesine tercih edilmemiş. Kavalier de tıpkı Steranko gibi hem çok güçlü bir çizer hem de Steranko ve Harry Houdini gibi kelepçe, zincir ve iplerden, kilitli sandıklardan kurtulmayı başarabilen bir gösteri sanatçısı. Escapist, Escapology-Escape artist adlandırmalarından geliyor, şüphesiz ki “kaçış sanatı olarak çizgi roman” ya da “Nazilerden kaçan Yahudiler”i de aklımıza getirmeden geçemiyoruz. Eğlenceli göndermelere devam: Siegel-Shuster, Süpermen’i yaratırken Douglas Fairbanks ve onun Clark Kent alter egosu olarak Harold Lloyd’u temel almışlardır (her ikisi de yine Yahudi’dir), Kavalier ve Clay, bu ikiliyi her bakımdan hatırlatıyorlar. Will Eisner’ın aynı dönemi ve çizgi roman dünyasını anlatan otobiyografik grafik romanı The Dreamer’daki (1986) adlandırmalarıyla Bill Eyron-Jimmy Samson’u dahi andırıyorlar kimi zaman.

Chabon, ikilinin arasına gerilimi artırması beklenen bir kadın da katmakla birlikte başka türden bir ayrım istiflemiş. Clay’in eşcinsel olması, cinsel tercihlerini gizlemek zorunda kalması, ikircimli halleri, korkusunu bastırmak için evlenmesi, üstelik bu evliliği Kavalier’den hamile kalan ‘o’ kadınla yapması, dostluk, tutku ve aşk bağlamını derinleştiriyor. İroni dediğim ise şu: ellili yılların ortasından itibaren çizgi roman karşıtı gelişmeler yaşandı Amerika’da. Çizgi romanların çocukları şiddet eğilimi gibi psikolojik arazlara teşvik ettiği düşünülüyordu. Wertham’ın “Seduction of the Innocent” (Masumluğun İğfali) adlı kitabıyla gelişen, 1954 yılında tartışmaları Senato'ya taşıyan Estes Kefauver'in adıyla anılan (televizyonlardan yayınlanan) soruşturmalar başladı. Chabon, romanı tam bu dönemde bitirirken Clay’in eşcinselliğiyle ilgili bir göndermede bulunmuş. Wertham, süper kahraman çizgi romanlarının (kendi ifadesiyle) homo-erotik eğilimler (Batman ve Robin'i kastederek), gayri ahlâkî, kösnül bir cinsellik içerdiğini iddia ediyordu. Clay, romandaki sorgusu sırasında, süper kahramanların yanındaki çocukların (örneğin Robin’in), çocuk okurlar yüzünden yer aldığını, çocukların çocuklar hakkında yazılmış hikâyeleri okumaktan zevk aldığını söylese de bu kademsiz ve linççi iklimden kurtulamıyor. Mesele dönüp dolaşıp kendi eşcinselliğine ve etraflı iç hesaplaşmasına çörekleniyor. Eşcinsellik bağlamında sahici bir kurbana dönüşüyor Clay. Buna rağmen, finalde yazar, biraz haşmetli, bir o kadar da naif ve mutlu sonları seven çizgi romanlara selam durmayı ihmal etmemiş.

Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları zekice yazılmış bir roman. Chabon’un sinemaya uyarlanan popüler romanları var ama Türkiye’de yayın olarak düşünülmemesi ilginç. Bu arada romanın Türkçesinde orijinal isimler bazen çevrilmiş, bazen aynen bırakılmış, nedeni belirsiz. En önemlisi yazarın orijinalindeki son notunun kitaba dâhil edilmemiş olması. Diğer yandan kolay okunuyor, bunda çevirinin payı büyük.

Son not: Romandaki Escapist, Dark Horse yayınevi tarafından çizgi roman dizisi olarak yayınlandı-roman gerçek oldu ve Amerika’da yaşayan Kutlukhan Perker çizer olarak kadroda yer aldı.

Radikal Kitap, 25.6.2010

Çarşamba, Haziran 23, 2010

Her Defter Biter

Fotoğraf: Hakan Aydoğan
link

Bayıldım

1931 tarihli bir dergi kapağı, tek kelimeyle bayıldım. İçerdeki hikaye içki kaçakçılığıyla ilgili olabilir ama bana tasarım olarak inanılmaz güzel geldi...Garip, gerçekdışı, ironik, saçma ama her defasında güzel...

Salı, Haziran 22, 2010

Pedagog Parmağı

Bu topraklarda mizahtan, apansızlığın arsız yandaşlığı beklenmez. Yemin istenir kahkahalardan, insan olunacağına dair. Bergson’u boşuna sahiplenmez Mustafa Şekip. İbret ve pansuman. Pedagog parmağı sallanır mizahçıya: Vara yoğa gülme, güldürme. Kıssadan hisse.

Çizgi: Mehmet Saygın

Cumartesi, Haziran 19, 2010

Kostümlere Devlet Karışırsa...


İki yıl kadar oluyor, oğlum parkta sağa sola koşuştururken birdenbire bir şey hatırlamış gibi durdu, tuhaf biçimde yere diz çöktü, yumrukları sıkılıydı ve yüzü de hayli gergindi. Her ebeveynin yapacağı gibi telaşlanarak ama telaşlandığımı gizleyerek yanına seyirttim. Gözlerini kısarak “Baba ağ atamıyorum” dedi. Üç buçuk yaşında, hayatında ne bir Örümcek Adam filmi seyretmiş ne de çizgi romanını görmüş bir çocuktu ama bir kahramanı böylesi ontolojik bir sorunla birlikte “sahneleyebilecek” kadar onunla özdeşleşebiliyordu. Kreşteki diğer çocuklar Örümcek Adam ile Spiderman’ı ayrı kahramanlar sansalar da oynuyorlardı işte, onlardan öğrenmişti. Amerikan çizgi romanları, aşağı yukarı bir on yıldır filmleri ve oyuncaklarıyla dolaşıma giriyor ve geçmişte olmadığı ölçüde bilinip konuşuluyorlar. Oysa bizde Amerikan çizgi romanları-süper kahramanlar ticari olarak başarılı değillerdir; yan ürünleriyle değil hikâyeleriyle varolmak durumunda kaldıkları dönemlerde hep az satan, kısa ömürlü yayınlar olmuşlardır. Bugün kitap-dergi satışı olarak çok farklı bir durumda değiller ama farklı bir pazarlamanın neticesinde daha fazla biliniyorlar, hayatın içindeler. Aslına bakılırsa, Amerika’da da benzer bir sorunla karşı karşıyalar. Oradaki dergi satışları, yan ürünlerle kıyaslandığında oran olarak giderek küçülüyor. Öyle ki çizgi romanlar, oyuncakların (ve filmlerin) bir yan ürününe dönüştü neredeyse.

Birkaç yıl önce ünlü çizgi roman yayınevi Marvel Comics, ilgi çekici bir hamle yaparak, portfolyosunda yer alan hemen her süper kahramanın bir biçimde dâhil olduğu hayali bir iç savaş hikâyesi anlatmaya başladı (2006-2007). Kahramanlar, Demir Adam ve Kaptan Amerika’nın önderlik ettiği iki ayrı kesime ayrılarak birbirleriyle kıyasıya savaşıyorlardı. Kanun koyuculuk ile kanun koruyuculuk arasında salınmak, kanunsuzlukla suçlanmak, kimliklerini gizlemek zorunda kalmak süper kahraman evreninin klişelerindendir. İç Savaş serisi, bu gerilimi kahramanlar arası ilişkilere taşıyarak durumu katmerlendiriyordu. Yanlış anlamalar, gizlenen sırlar, geçmişten gelen husumetler ve bitimsiz rekabet yüzünden kahramanlar geçinemiyor, okuru taraf olmaya zorluyordu. Dizinin sloganı “kimin tarafındasın?”dı. Diğer yandan hikâye, önemli kahramanların kendi dizilerinde ayrıca geliştirildiğinden iç içe geçen ve karışan, bağımsız ve bir arada süren farklı gelişmeler aktarılıyordu. Hoz Comics bu dizinin iki ayrı albümünü, İç Savaş ve Spiderman Evdeki Savaş’ı yayınlamış. Birinde İç Savaş’ın aktörlerinden biri olan Örümcek Adam’ın kameralar önünde gerçek kimliğini açıklayarak yasadan yana tavır koyması diğerinde açığa çıkan kimliği yüzünden başına gelenler resmediliyor. Takip edilmeyi güçleştiren bir dergi silsilesiyle sunulmuş bu hikâye evreninin ne kadarının Türkçeye çevrileceğini bilmiyorum ama Amerika’da çok sayıda özel sayı ve albüm çıktığını söyleyebilirim.

Kuzey Amerikalılar için süper kahramanlar, popüler kültürlerinin hayati bir parçası, milli kahramanları veya nostaljik-mazilerine dokunan bir fenomen olarak tanımlanabilir. Suçlularla ve kötülükle savaşan tanrı-kahraman arketipini sevdikleri, siyasi ve kültürel olarak onları irdelemekten, gerekirse yeniden yorumlamaktan haz aldıkları da söylenebilir. Çıkış dönemlerine bakıldığında, Büyük Bunalım yıllarının tedirginliğine, polis ve adalete ilişkin hayal kırıklıklarına karşı restorasyon niyetiyle kullanıldıkları anlaşılıyor. Uygulanamayan yasalar, güçsüz siyasi ve idari otoriteler, cezalandırılamayan suçlular, yozlaşan ahlak, huzursuz bir toplum, mülkiyetin korunamaması, kaotik bir bürokrasi vs. Tam bu noktada ortaya çıkan ve muğlâk bir adalet söylemi içinde suçluları cezalandıran süper kahramanlar…

Ekseriyetle ailelerini yitirmiş, bir intikam tutkusuyla bu uğraşa girmişlerdir. Özgüvenlidirler, sıra dışı özellikleri nedeniyle toplumdan ayrılmakta, bu ayrımı belirginleştirmek içinse kostüm giymektedirler. Adalet anlayışları farklıdır, hukukla mutlaka çelişen yargılara sahiptirler. Bu mütereddit ruh hali onları bağımsız kılmakta, suçluları yakalayarak suçla karışan “masumluklarını” legalize etmektedirler. Hepsinin gizli bir kimliği, insan olarak yaşadığı dünyevi dertleri vardır. Bilimle ilişkilidirler, ya kendileri bilim adamıdır ya da çevrelerinde bilimle uğraşan yandaşları vardır. Söz konusu bilim, sözde teknik jargonuna rağmen Büyücü Merlin’in sihirlerinden farksızdır. Kostümleri üniformalarıdır, yüzlerini saklamaya özel bir önem vermektedirler.

İç Savaş, iş bu süper adamlardan oluşan bir kalabalığın kavgasını anlatıyor. Hikâyeye göre bir gün öyle bir noktaya geliniyor ki iş şirazesinden çıkıyor ve tüm süper kahramanlar devlet tarafından kimliklerini açıklamaya, kayıt altına girmeye zorlanıyor. Böylesi bir şarta, ilk uyması beklenen Kaptan Amerika’nın itiraz etmesi, hikâyeye Amerikan ölçüleri içinde siyasi bir yön katmış. Kaptan Amerika’nın öne çıkartılması tahmin edilebileceği gibi ticari bir tercih. İlgisizlikle unutulmaya yüz tutmuş, düz ve çelişkisiz bir kahramanı hem başkalaştırıp hem de ölümüyle (!) sonuçlanacak bir hikâye içinde göstermek ister istemez İç Savaş’ı konuşulur kılıyor.

Anaakım Amerikan çizgi romanının tipik narsistik anlatılarından birini-iyi bir örneğini, endüstrinin önemli şirketlerinden Marvel’in neredeyse her şeyini ortaya koyduğu iddialı bir yapımını okumak isterseniz, İç Savaş külliyatı mutlaka ilginizi çekecektir.

Radikal Kitap, 18.6.2010

Salı, Haziran 15, 2010

Cilveloy

Fotoğraf: Rengim Mutevellioglu
link

Pazartesi, Haziran 14, 2010

Başrolde Hitler mi Vardı?


Epey bir zamandır üniversitede Uygarlık Tarihi dersi veriyorum. Globalleşme bahsine geldiğimde, ister istemez, sermayenin dünyanın her yerine (herhangi bir toplumsal, idari ya da yasal kısıtlama olmaksızın) akabilmesinden söz ediyorum. Lafı parası olan herkesin istediği ülkede yatırım yapabilmesine-mülk satın alabilmesine getiriyor, örnekler veriyorum. İlk anlattığım zaman tepkiler karşısında şaşırmıştım, şimdilerde hazırlıklı konuşuyorum, çünkü pek şaşmıyor, her defasında tekrarlanıyor. Öğrenciler, yabancıların gelip en güzel sahil beldelerimizden mal mülk satın aldığını ama sıra bizim başka bir ülkeden ev ya da arsa almamıza geldiğinde, yasak ve sınırlamalar getirildiğini iddia ediyorlar. Buna göre yabancılar (Almanlar, Ruslar, Yahudiler ve diğerleri) şehvetle ve üçer beşer sahillerimizi parselliyorlar. İddialarının doğru olmadığını, her TC vatandaşının mevcut kurallara riayet ettiği sürece her yerden mülk alıp yatırım yapabildiğini örnekler vererek anlatıyorum. Öğrencilerin hiçbir ülkeyi-etnik topluluğu sevmediğini, onları efelenerek, celallenerek, kahırlanarak, nefret ederek, bıkkınlıkla konuştuğunu insan ta ilk günlerden keşfediyor ama yine de bu habasetin nerden faş edeceğini kestiremiyor.

Kimlik Çatışması
Globalleşme bahsinde meselenin yabancı düşmanlığının test edildiği bir tartışmaya dönüşeceğini hiç tahmin etmemiştim örneğin. Geçtiğimiz yıl bu tartışma uzayınca, dersi tekrar ettiğim bir başka bölümde bu iddialar yinelenmesin diye onları da içerecek biçimde bir özet yaptım. Globalleşmenin bir sonucu olarak yabancı düşmanı reaksiyonlar oluştuğunu anlattım. Diğer bölümde yaşanan tartışmaları da bu bağlamda değerlendirdim. Ders arasında birkaç öğrenci yanıma geldi ve biri, yaşadığı Ege şehrinde yabancılara bağ, bahçe ve ev satılmadığını kurumlanarak ileri sürdü ve ekledi: “Bizim orda hiçbir Kürt ev bark alamaz hocam, satmazlar”. Hal bu olunca, ders boyunca tartışılan yabancı kavramından ne anlaşıldığını irkilerek fark ediyorsunuz.

Tomlinson’u izleyerek söylersek, kültürün sınırları tehdit altında olduğunda, sınırların korunması politik bir mücadeleyi gerektirmektedir. Kültürel sınırları kurmaya/korumaya yönelik her türlü eylem politiktir. Kültürün sınırları, kültürel farkı kuran ayrımlarla açığa çıktığına göre, kültürel farkın inşası da politiktir. Çevremizde, medyada, geniş anlamıyla kamusal alanda itham eden, ne çare ki küfreden, kaşını kaldıranı hainlikle, işbirlikçilikle suçlayan birilerinin olması ve bu insanların rağbet görmeleri rastlantı değil. Global sermaye akışının, söz konusu hezeyanların ve politik deveranların tetikçisi olduğu da söylenebilir. Az ya da çok, bu hatip ve romantiklerin ürkütücü olduğu, bu tekinsiz öfke siyasetinin kültürel ürünlerle gündelik hayata çöreklendiği, yaygınlık kazandığı, sınır ve ayrımların onarılamaz mesafeler yarattığı görülebiliyor. Kurtlar Vadisi dizisi, Sabetayistler edebiyatı, Efendi’ler ya da Hitler’in Kavgam kitabı hep bu yüzden popüler oldular, -kem gözlere şiş- çok sattılar, satıyorlar.

Almanya’da O Günlerde…
Kavgam’ın çizgi roman uyarlamasının yayınlandığını duyduğumda rahatsız olmadım desem yalan olur. “Bir düşüncedir, katılmayabiliriz ama dinlemeliyiz” müsamahası gösterilmemesi gereken tehlikeli bir kitaptan söz ediyoruz. “Kavgam” kadar “Kavgam’ı” yaratan koşullar özellikle önemli. Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı ertesinde gerçek bir savaş deneyimiyle cepheden dönen askerler, kendileri gibi savaşmayan kadınlara, entelektüellere, yabancılara, azınlıklara yönelik -başlangıçta- pek de açıkça ifade edilmeyen bir garez duydular. Ahir günlerde sus pusu unutup cayır cayır ilendiler. Örneğin Almanya onlar yüzünden yenilmişti, Britanya bu nedenle asker kaybetmişti, Fransa halen tehdit altındaydı vs. Bu askerlerin ekseriyeti yeni kurulan sağ partilerde saf tuttular. Hitler de bunlardan biriydi. Başlangıçta alelade bir üyeyken kolektif hıncı bağırarak dillendirmesi, hatipliğinin serpilmesi ve kalabalıkları yönlendirmeyi öğrenmesiyle parti liderliğine yükseldi. Hapis cezası almasına karşın toplumun geniş kesimlerinde haksızlığa uğradığı hissini uyandırdı. Ajitatif ve saldırgan tutum sahiplerinin, özellikle ırkçı düşüncenin kendisini bir mağduriyet içinde göstermesiyle ilgili tipik bir örnektir bu. Hitler, hapisteyken yazıyor Kavgam’ı. Savruk, özgün olmayan, mevcut anti-semit metinleri yineleyen bir kitabın bu ölçekte popüler olması, Nazilerin iktidara gelmesiyle ilgili. Sahiden okundu mu belirsiz, parti pratiği, gündelik hayat ve siyaseti dönüştürüyor çünkü. Günümüzde Kavgam, anti-semit ve en hafif ifadesiyle İsrail karşıtı kesimler tarafından sahiplenilen bir kitap. Yahudilerin güçlü lobi ve propagandaları sayesinde marjinalize edilen, gerçekleri dillendirmesine rağmen yaftalanan, haksızlığa uğramış bir başyapıt olduğu düşünülüyor bu kesimlere bakılırsa. Yahudi soykırımına inanılmıyor, altı milyon insanı yakacak fırın olmadığı dahi ölçüp biçiliyor. Sapla samanı karıştırmamak lazım.

Yanlış Soru: Hitler Olmasaydı…
Kavgam Manga, Türkçede daha önce yayınlanan Kapital Manga’yı (Yordam Kitap, 2009) hazırlayan ekip tarafından anti-faşist bir duyarlılıkla hazırlanmış. Bu sebeple sadık bir uyarlamadan ziyade belli ölçülerde kitabı da kapsayan Hitler’in (bir dönemini anlatan) biyografisi olarak tanımlanabilir. Çizgi romana bakıldığında hikâye akışına ket vuran bir belge(sel)cilik yapılmamış. Dramatik bir eksende kısmi psikolojik göndermeler kullanılarak Hitler’in başka türlü bir hayat ve kişilik olabileceğine dair yorumda bulunulmuş. Babasıyla ilişkisi farklı olabilseydi ya da sanatçı olarak kabul görseydi “kıyım olmazdı”, “savaş çıkmazdı!” iddiasını taşıyan beyhude (ve spekülatif) tarih yorumları vardır. Uyarlamada bu çıkarım kendini hissettiriyor. Parti içinde yükselirken ilk bölümlerdeki masum ve kandırılmaya müsait kişiliğini göremiyoruz. Bu duygusal uçurum doğal olarak mübalağalı ama çizgi romana özgü bir agrandize değil. Hitler literatüründe benzer nitelikte eşik ve kırılma anları (What if) çeşitli biçimlerde kullanılmış, onun insani yüzünü göstermek iddiasıyla anlatılara başka türlü bir gerçeklik (vehmi) katılmaya çalışılmıştır. Hâlbuki biliyoruz ki mesele Hitler değil bütün Almanya’nın “milli hisleri galeyana gelerek” günah keçisini bulması, herkesin haklı (ve normal) bulduğu bir tepkiyle eyleyeceğini eylemesidir. Yahudiler ve diğer milli olmayanlar öldüğünde Almanya’nın düze çıkacağına inanan bir çoğunluk olduğu, herkes birbirinin bekçisi kesildiği ve şiddetli bir vicdan tutulması yaşadığı için Hitler varolabilmiştir. Kavgam Manga’da başrolün Hitler’e verilmesi ve onun şeytanla eşleştirilmesi itidalli bakabilmeyi engelliyor. Şöyle bitireyim, otuzlu yıllarda Yahudilere yönelik hücumlarda gözetim ve koruma yapan Alman polisine “Yahudi dostu” diye bağırıyormuş saldırganlar ve en çok da bu “haksız ithama” üzülüyormuş Polisler.

Kavgam-Manga, İsrail ile yaşanan krize denk düşen bir zamanda yayınlandı, ilgiyi nasıl etkiledi ayrıca merak ediyorum.

12.6.2010 Birgün Kitap

Pazar, Haziran 13, 2010

Yusuf Ziya’nın Akbaba Mizah Dergisi

-->(…) Akbaba’nın yanlılığı, bir siyasal parti yerine bir başkasının yandaşı olması, bu yandaşlığı dönemsel olarak değiştirmesi değildir. Liberal yaklaşımlar, örtülü ödeneğin yasaklanması ya da cezalandırılmasıyla bu türden bir sorunun ortadan kalkabileceğine iddia edebilirler. Buna göre sorunlar basın etiğinin geliştirilmesiyle çözümlenebilecektir. Akbaba’nın basının mali özerkliğine kavuşamadığı, gazetelerin siyasal partilerden kopamadığı bir dönemin yayını olduğu da iddia edilebilir. Bu iddiadaki dolaylı vurgu, devletin basına doğrudan müdahale etmesiyle ilgilidir. Oysa Yusuf Ziya Ortaç’ın yanlılığı dönemsel değil, yapısal bir yanlılıktır. Bir başka ifadeyle gazetelerin mali özerkliğine kavuşması, siyasal partilerden uzaklaşmaları ve son olarak devletin basına müdahalede bulunmaması özgür basını yaratmayacaktır. Özgür Basın varolamadığı için Akbaba gibi dergiler ve Yusuf Ziya Ortaç benzeri yayıncı-yazarlar ortaya çıkmış değildir (...) Tarih ve Toplum, Yeni Yaklaşımlar, Bahar 2010 (10) sayısında yer alan “Yusuf Ziya’nın Akbaba Mizah Dergisi” başlıklı yazıdan bölüm.

Salı, Haziran 08, 2010

Vay Vay...

Şöyle yazıyor: "Efsane Lider / Adolf Hitler/ Sabrımız Kalmadı/ Ruhunu Gönder". Ne denir bilinmez, sapla samanı karıştırıyorlar desem değil...Hakkaten değil.

Nihayet...

Pazar, Haziran 06, 2010

Markopaşa


-->Hiç ana babası olmamış, kendi kendini yaratmış biri gibidir Markopaşa. Bir vicdani çığlık. Ahfadından çevresinden herşeyden çok gerçek durur sözleri. İnanılmaz bir enerjidir, her defasında küllerinden doğmak. Ad, adres değiştirmek gizliden gizliye yazılar yazmak, polisten kaçmak ve matbaa bulamadığında Gutenberg’e danışıp, teksirle çoğalmak. Satıcı bulamadıklarında sokaklarda “Marko Paşa!” diye bağıra bağıra gazete satmak. Markopaşa, memleket mizahının amentüsü. Adetlere, vasatlığa, klişelere saldıran bir deli.

Geçerken Sahilden

Cengiz Üstün
link

Cumartesi, Haziran 05, 2010

Seks, Yalanlar ve Videoteyp

Baltimore’de geçen ünlü Amerikan dizisi The Wire (2002-2008) ilk sezonunda oldukça farklı bir mafya ahvali gösteriyor bize. Buna göre mafya mensupları özel arabalarında, büro ve evlerinde işleriyle ilgili konuşmuyorlar. Sokağa çıkıyorlar, sürekli yürüyerek ve karşılıklı yön değiştirerek, ağızlarını aralıklarla kapatarak, bazen şifreli dil kullanarak konuşuyorlar. İzlendiklerini, dinlendiklerini biliyor ve ona göre yaşıyorlar. Kameralar gelmeden konuşmasına başlamayan, en çarpıcı demeçlerini canlı yayına geçildiği zamana saklayan siyasetçilerin tavrıyla kıyaslanabilecek bir takip edilme sendromu bu. Seksenli yılların pop ikonu Madonna’nın ahir zaman yıldızlardan farkının, hayatının her anını kameralar tarafından kaydedilecekmiş gibi yaşaması olduğu iddia ediliyordu. Biri Bizi Gözetliyor türünden reality şovların yaygınlık kazanmasının nedenlerinden birinin de başdöndürücü teknolojik gelişmeler olduğu söylenebilir. Hobsbawn’ın deyişiyle yirminci yüzyıl, sıradan insanların yüzyılıydı ve onların ürettiği, onlar için üretilen sanat bu yüzyıla hâkim olmuştu. Birbirleriyle bağlantılı iki araç, sıradan insanın dünyasını ilk kez bu kadar görünür ve belgelenebilir hale getirdi: röportaj ve kamera. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla nihayetlenen Soğuk Savaş döneminin etkileri en çok ve bir kez daha gündelik yaşama sirayet eden teknoloji ile kendini gösterdi. Cep telefonları ve internet bu yeni dönemin simgeleri oldular. Cep telefonları sayesinde kolaylaşan ses ve görüntü kayıtları internet aracılığıyla global ölçekli olarak dolaşıma girdi. İnsanların mahremlerine ilişkin görüntüler büyük bir hızla yaygınlık kazandı. Bazen canını kurtarmak için ikiz kulelerden kendini atan 11 Eylül mağdurları, bazen trafik kazasında can veren kurbanın ölüm anı, bazen de zamanında rızaya dayalı olarak çekilmiş, ancak sonra karşı tarafı incitmek için silaha dönüşmüş cinsel ilişki görüntülerinden mürekkep mahrem anlar birer birer internete “düşüyor”du. Dikkat edilirse gündelik dilde “internete düşmekten” söz edilir oldu. Kontrolsüzlüğü, teşhirciliği, ahlaki zaafiyeti, kalitesizliği, herkes tarafından ulaşılabilir olmayı ifade ediyor bu deyim. Dolayısıyla, internet çağında, kendimize saklamak istediğimiz şeyi nereye kadar ve nasıl koruyabileceğimiz konusunda kaygı yaratacak, hatta paranoyaya dönüşecek kadar büyük bir belirsizlik var (...)

[Birikim 254, Haziran 2010, Funda Şenol ile yazdığımız aynı başlıklı yazıdan bölüm]

Çarşamba, Haziran 02, 2010

Deli Gücük-Alacakaranlık Zamanlar Çıktı


Deri yüzen katiller, keskin nişancılar, Helenistik ormanlarda Yunan askerleri, ecinnilerin büyük anası, loğusaların musallatı, cüzamlılar, Nasrettin Hoca, Don Kişot, konuşan köpekler... ve daha başka karakterler Deli Gücük’ün eskimiş çarıkları ile yürüdüğü Osmanlı taşrasında, hasım ya da müttefik olarak karşısına çıkıyor. Dostların dermanları Gücük’ün işine yarayacak mı, orası meçhul. Zira bu kez cendere daha bir amansız, kahramanımız için...

232 sayfalık çizgi roman kitabında 16 çizgi roman, ilüstrasyonlarla zenginleştirilmiş 3 öykü bulunuyor. Kitapta Aziz Tuna C., Murat Başekim, Özgür Kurtuluş, Emre Kuzuoğlu, Ömer Bahri Gördebak ve Can Dağ yazar olarak katılıyor. Coşkun Kuzgun, Uğur Bülent Sertçelik, Çağrı Coşkun, Murat Gürdal Akkoç, Ozan Küçükusta, Selçuk Ören, Ethem Onur Bilgiç, Murat Başol, Varol Gökdamar, Emre Yüce çizgi roman sayfalarıyla; Mert Yavaşça, Koray Kuranel, Elif Varol Ergen, Zeynep Özatalay, Melike Acar, Yıldıray Çınar, Fatih Okta, M.K. Perker ve Kenan Yarar ilüstrasyonlarıyla yer alıyor. Kitabın sonunda Can T. Yalçınkaya'nın korku çizgi romanları üzerine bir yazısı da bulunuyor. [Basın Bülteninden]

Vintage

link
Related Posts with Thumbnails