Pazar, Ekim 25, 2009

Erken Cumhuriyet Dönemi Politik Mizahında Tahkir

(...)
-->Özellikle ellili yıllarda karikatürün etkisine inanıldığını gösteren görüş ve uygulamalara rastlanılmaktadır. DP’nin ilk yıllarında dünyada siyasal iletişim olgusuna yaklaşımlar da farklılaşmıştır. Bu dönemde, Amerika’da seçim kampanyaları sırasında ilginç bir yeniliğe başvurulur. Dwight Eisenhower, 1952 Başkanlık Seçim Kampanyasında Walt Disney stüdyolarıyla çalışmış, kullandığı çizgi film ve afişler hemen tüm dünyada ilgi çekmiştir (Wood, 2008: 205). Menderes’in aynı yıl Akbaba’nın üreticileriyle yaptığı gizli anlaşmaya bakılırsa, çizgiyi propaganda amaçlı kullanmak bakımından, “Amerikanvari” yaklaşımı benimsediği iddia edilebilir. Mükerrem Sarol, anılarında, 1954 seçimleri öncesindeki CHP’yi suçlarken Ratip Tahir’in bir sayfayı kaplayan renkli karikatürlerinden duyduğu memnuniyetsizliği dile getirmektedir ki bu, görselliğin oluşturduğu etkiden duyulan endişeyi de betimler: “(…) özellikle Başbakanı’ı tezyif ve tahkir için müstehcen imalar yapılıyor, vatandaş gözünde küçük düşürücü yazı, resim yoluyla korkunç iftira ve isnatlarda bulunuluyordu” (1983:233). Vurgulamak istediğimiz, karikatürün biricikliği değil, kitle, yığın, halk ya da vatandaş adlandırmasıyla insan topluluklarının yönlendirilebileceğine ilişkin inançtır. Asıl telaş ve arzu, kitlenin denetimine dönüktür. Bu noktada kurucu entelektüellerimizden Ziya Gökalp’in sık başvurduğu Gustave le Bon’dan söz etmek yerinde olur. Le Bon, kalabalıkların ortak paydasının homojenlik olduğunu, bireyselliğin burada eridiğini, akıldan çok duygunun öne çıktığını, slogancı ilkel bir mantığın taşındığını düşünmektedir (Welch, 2002:25; Passmore, 2002:48). Le Bon’un kitlenin duygularıyla hareket etmesi yüzünden “dişi” doğası olduğuna dair bir yargısı var ki yazı boyunca incelediğimiz karikatürlerin ve belirleyici olan eril-egemen mantığının aynı ortak paydanın ürünleri olduğu rahatlıkla söylenebilir (...)
[Funda Şenol Cantek ile birlikte yazdığımız "
-->Siyasi Muhalefetin Bir Biçimi Olarak Tahkir: Erken Cumhuriyet Dönemi Politik Mizahında Kadınsı Erkekler" başlıklı Toplum ve Bilim 116'da (2009) yer alan yazıdan bölüm]

Cumartesi, Ekim 24, 2009

"Kapital"i Resmetmek


Uzunca bir zamandır Türkiye’de çizgi roman kitaplarının ticari başarısı konuşuluyor. Hoş, karşılaştırmalar her zaman anlamlı olmayabilir ama kırk yıl önce şimdiki rakamlar kadar satan haftalık çizgi roman dergileri “ancak kurtarıyor” ya da “az satıyor” gibi değerlendirilirdi. Aradaki fark, çizgi romanın geçmişle mukayese edilmeyecek kadar konuşulmasından kaynaklanıyor elbette. Türkiye’de çizgi roman, entelektüel bir ilgisizlikle karşılanmış, neredeyse her zaman küçümsenerek nitelenmiştir. Ülkeye girişindeki adlandırmayı hatırlarsak, roman-sıfat tamlamasıyla isimlendirilmiş veya otuzlu yıllarda olduğu gibi “sinema romanı” biçiminde sunulmuştur. Çizgi romanın kaderinde sinema ya da romana benzetilmek, sanatlar hiyerarşisinde bir “peyk sanat” itibarsızlığını yaşamak, öğretmen ve ebeveyn husumetiyle anılmak yazılmıştır diyebiliriz. Bugün iyimser olabilecek veriler yok değil ama süregelen yargı ve nitelemelerin pek değişmediğini düşünüyorum.

Geçmişe baktığımızda, çocuk dergilerinin yöneticileri, genellikle utanıp sıkılarak çizgi roman yayınlamışlar, mahcubiyetlerini bastırmak için edebiyat klasiklerinin çizgi roman uyarlamalarını yayınlamaya yönelmişlerdir. Son elli yıl içinde, dünya çizgi romanında esamisi okunmayan, neredeyse hiçbir üretici hatırlanmayan edebiyat ve edebiyat dışı kitap uyarlamaları aralıklarla dilimize aktarılmıştır. Bugün konuşulan çizgi roman uyarlamaları modası iş bu sebeple yeni değildir; “hiç olmazsa bunu okusunlar” biçimindeki aydınlanmacı mantığın pazarlandığı, asıl -çocuk- okurlardan ziyade ebeveynlerin hedeflendiği böylesi uyarlamalar hep yayınlana gelmiştir. Şöyle de söylenebilir: Çizgi roman, “gerçek sanat” olan romana ulaşabilmeyi kolaylaştıran bir toplu taşım-ulaşım aracı muamelesi görmüştür, halen de görüyor.

Dikkat edilirse bu tutum, sadece ticari değil siyasi bir tercihtir de… İronik ama sahiden öyle, dünya literatüründe (edebiyat ya da edebiyat dışı) kitap uyarlaması çizgi romanlara geniş anlamıyla “propaganda çizgi romanı” içinde değinilir. Pek çok ülke, vatandaşlarının (çocukların ve onların ebeveynlerinin) düşünce ve tutumlarını yönlendirmek adına geçmişlerini, önemli lider ve entelektüellerinin hayatlarını, kanonik kitaplarını, bir bütün olarak ideolojilerinin çizgi romanlaştırılmasını teşvik etmişlerdir. Bu üretim biçimi sadece devlet ve hükümetler tekelinde kalmamış, çeşitli örgüt, parti, kurum ve kuruluşlara varıncaya kadar genişletilmiştir.

Türkiye’de doksanlı yıllardan bu yana Kültür Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile Genelkurmay Başkanlığı çizgi roman yaptırıyorlar. Süreklilik arzeden bu uygulamaya ayrılan bütçenin büyüklüğü düşünülürse, hükümetlerimiz, sivil ve askeri bürokratlarımız çizgi romanın yönlendiriciliğine “kalpten” inanıyorlar. Özellikle Atatürk’ün hayatının çizgi roman olarak anlatılması çabası daha eski yıllara da götürülebilir. 12 Eylülden sonra Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan, Ayhan Başoğlu’nun hazırladığı Altın Saçlı Kahraman adlı Atatürk’ün hayatını anlatan çizgi roman İngilizce, Fransızca ve Arapça da basılmıştı (1981).

Gerek bizde gerekse dışarıda üretilen siyasi propaganda çizgi romanlarının kendini hemen belli eden ortak bir sorunu vardır: resmi tutum ve hassasiyetler, hikâyenin ve devamlılığın önüne geçer. Siyasi yönlendiricilik amacı ve vakanüvislik ihtimamı, görselliği ve hikâyeyi aksatmaktadır. Fotoğraflar, uzun metinler ve çeşitli tanıklıklara yer verilmesi “gerçeklik” adına önemsenirken, tahkiye dengesi bütünüyle göz ardı edilir. Tarafsızlık gibi bir mesafelilik niyeti ortaya konulmadığından, hedef kitleyi etkileyecek asıl “bilgiye” yoğunlaşılmaktadır. Bir başka sorun, çizgi romana gösterilen “herhangi bir anlatım aracı” muamelesidir. Görselliği nedeniyle tercih edilmesine rağmen çizgi romanın bir senaryosu olduğu pek akla gelmez. Yazı, tasarlanmadık biçimde görselliğin önüne geçer, “önemli sözlerin” bolluğundan kareler arası ardışıklık ilkesi bozulur. Eser, çizgi roman değil çizgiyle anlatılan bir metne dönüşür.

Bu yılın ilk aylarında Japonların Kapitalin çizgi romanını yaptıklarına dair haberler çıkmıştı. Çalışma, Yordam Kitap etiketiyle geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayınlandı. Batı Avrupa ve Latin kökenli kimi üreticiler, geçmiş dönemlerde Kapital ile ilgili benzer çabalar içine girmiş ve doğrusu çizgi roman değil çizgiyle anlatılan kitapçıklar ortaya çıkarmışlardı. Japonya, çizgi romanın endüstri olduğu birkaç ülkeden biri... Çizgi romana manga diyorlar ve manga, özellikle son on beş yıl içinde bir memba gibi küresel ölçekli yaygınlık gösterdi. Tarz ve anlatım biçimi olarak hemen her yerde taklit ediliyorlar. Örneğin Türkçede manga adı altında yayınlanan çizgi romanlar tarzı izleyen Batılı sanatçılarca üretilmiştir. Bir başka deyişle Kapital Manga, dört kitaplık Yalınayak Gen’den (Tudem, 2007-2009) sonra çıkan ikinci “gerçek” manga olarak gösterilebilir. Kapital Manga’yı ilginç kılan sadece bu değil…

Kitabın farklılığı, Kapital adını seçmiş olmakla birlikte, asıl metne kimi seçilmiş kavramlar dışında mutlak sadakat göstermemesinde yatıyor. Dramatik bir hikâye eşliğinde yeri geldikçe ve akışı bozmadan bu kavramların hatırlatılması doğru bir tercih olmuş. Mesaj verme kaygısı ya da pedagojik hassasiyetler hiçbir biçimde anlatının önüne geçmiyor. İyi kurgulanmış ve tasarlanmış karakterlerle hikâyeleştirildiği için anlamlı bir gerilim de oturtulmuş. Kapital Manga, bize Kapital ile hiç ilgisi yokmuş gibi duran, başka bir hikâye olarak okunabilecek bir anlatı sunuyor. Tek etkili, düğüm serim çözüm dengesinde bizi finalde olacaklara teyelleyen bir kurgu da vaad etmiyor. Öyle ki hikâyede yer alan hemen herkesin kederli bir geçmişi, anlaşılır ve yakınlık kurulabilecek dertleri var. Soap opera ölçülerinde çok hikâyeli ve karakterli bir anlatı yapısı izliyoruz.

Hikâye, kapital literatürüne aşina olanlara yabancı gelmeyecektir. Bilindiği gibi Kapital, temel olarak kapitalist üretimde sermayenin nasıl dönüştüğünü anlatır ve ekonomi-politik bir yaklaşımla sömürünün gelişimini betimler. Bir başka deyişle, emeğin, emekçinin, metanın ve sermayedarın, söz konusu sürecin birer vasıtası haline dönüşmelerini incelemektedir. Kapital Manga, şunu yapıyor: bu ana fikri hikâyeleştiriyor. Peynircinin oğlunun sınıf atlama arzusu, fabrikasyon üretime geçildiğinde yaşanan sorunlar ve sınıfsal aidiyetlere ilişkin çelişkiler asıl olarak bu dönüşümü resmediyor. Zengin olmak için ticari bir anlaşma yapıp, fabrika açan Robin’in gemleyemediği tutkuları, büyüklenme hevesi, aşk acıları, şaşırma ve irkilme hissiyatı, rahatsız olduğu ama kurtulamadığı sömürücü cendereyle yüzleşmesi anlatıyı sürükleyen unsurlar. İlgi çekici bir diğer noktaysa şu: Marx, sömürünün ya da kapitalist sistem içinde artı değerin kaçınılmazlığını siyasi bir eleştiriyle vurgular. Sömürünün ya da artı değerin kaçınılmazlığı, hikâyede başarıyla anlatılıyor; Peynirci babasının arzusu hilafına kendisine zenginlik yolunu seçen Robin, değer yaratan yeteneğini Yatırımcı Daniel’in ellerine teslim ediyor. Böylelikle Daniel’in emeği kullanma maharetiyle fabrika işletilmeye başlıyor. Daniel, “sömürüye son” duygusallığını bastıracak, işçilere yüklenerek onları daha fazla çalıştıracak bir gardiyan da katıyor Robin’in yanına. İşçilerin kendisinden çok bu Kâhya’yı dinlemeleri, gün be gün hezeyanlar geçiren Robin’i iyiden iyiye düşkünleştiriyor. Robin, Marx’ın sözünü ettiği biçimde sermaye birikimi sürecinin hizmetkârına dönüşüyor. İşçilerin kendi kendilerinin patronuyken zamanlarını ve o zamanın kullanımını satarak geçirdikleri dönüşüm de çelişkileri işaretlerken iyi betimlenmiş. İronik bir göndermeyle Karl adlı bir işçinin gözünden izliyoruz o bölümleri. Aslında sadece Robin ya da Karl’ı değil, kapitalist sisteme mahkûm olmuş herkesi, kendini okutan bir hikâye içinde izliyoruz. Kapital Manga’nın Türkçede bugüne değin yayınlanmış en iyi siyasi çizgi roman uyarlaması olduğunu düşünüyorum.

[23.10.2009 Radikal Kitap]

Perşembe, Ekim 22, 2009

Cevabımdır


Birkaç zamandır hakkımda “eleştiri” olmaktan çok uzak hakaretâmiz yazılar yazılıyor, üzülmüyor değilim. Herhangi bir tartışmaya girmek gibi bir niyetim olmadığı için yapabileceklerim oldukça sınırlı aslında. En azından iki yol görünüyor bana: Hukukta yaptırımlar maddidir, etikte ise vicdani. Bugün için ikinci yolu tercih etmeyi bir yazar ve akademisyen olarak kişiliğime daha uygun buluyorum.

Yazdıklarım ortada olmasına karşın etik olarak nasıl bir yor yordam izlediğimi hatırlatma gereği duyuyorum.

Yazarken üç ayrı makama karşı vicdani sorumluluk hissederim: birincisi gerçeğe, ikincisi okura karşı sorumluluğumdur. Üçüncüsü, pek hatırlanmaz ama ben buna çok dikkat ederim: her nerede yazıyorsam editörüme ve yayıncıma karşı sorumluluk duyarım.

Yazarken, neyin “veri” neyin yorum olduğunu okurun kolayca seçeceği biçimde düzenlemeye özen gösteririm.

Şöyle sorabilirim, herhangi bir çalışmamda eleştiri sınırının ötesinde küçük düşürücü, aşağılayıcı ifadelere yer verilmiş midir? Kişinin onurunu, ahlâkî karakterini ya da meslekî konumunu hedef alan dayanaksız bir suçlama yapılmış mıdır? İftira, hakaret, lekeleme, saptırma, dedikodu, manipülasyon ya da mesnetsiz bir suçlamam olmuş mudur? Hakkımda yazılanları ucundan kıyısından andıran herhangi bir cümlem var mıdır?

Türkiye’de eleştiri geleneğinin olmaması, insanların hayatları boyunca herhangi bir bilimsel yayınla karşılaşmamaları veya hem piyasa hem de anti-entelektüelist radikalizm tarafından paylaşılan popülizmin varlığı yazar olarak beni sınırlandırabilir, yalnız da bırakabilir. Bu yazar olarak beni bir kader olarak bağlayabilir ancak vicdanen sorumsuz davranmamı meşrulaştırmaz.

Bana isnat edilen herhangi bir söze dahi cevap vermeyeceğim, bu veremeyeceğimden değil, çekilmek istendiğim düzeyin yazarlık anlayışımla bir ilgisi olmadığı için de değil…Etik olarak vicdani bir sorumluluk duyduğum için bunu yapmayacağım.

Sürekli vurguladığım etik değerler, vicdanen, okur, yazar ya da yayıncı herkesi bağlamalıdır diye düşünüyorum ve bunu yürekten diliyorum.

[Bu yazıyı bir mektup olarak yazmıştım. Karaoğlan, Erotik ve Milliyetçi Bir İkon kitabım çıktıktan (2003) sonra Suat Yalaz kitaptan rahatsız olmuş, Karaoğlan dergisinde bir kaç sayı hakkımda nahoş şeyler yazmıştı. Verdiğim tek cevap dergiye, yayıncı Lal Kitap'a gönderdiğim bu mektup oldu. Bu yayınlanmayan mektuptan bir sayı sonra söz konusu nahoşluklar kesildi. Suat Yalaz, bugün 80 yaşına yaklaşıyor, narsizmi, gazeteci üslubu başka bir dönemden kalma bir isim]

Yukarıdaki ilüstrasyon Şener Yeşilot'a ait...link

Salı, Ekim 20, 2009

Tanınmıyor...


-->Çizgi roman ile karikatür arasındaki farklar nelerdir? Çizgi roman, karikatür çizgisinin içinden çıkar. Orijinalindeki Comics isminin anlattığı gibi mizahi bir ağırlığı vardır. Gördüğü ilgiyi kullanmak isteyen Basın’daki güçlü sermaye grupları, onu, gazete satışlarını artırabilmek adına geliştirirler. Gazeteyi daha fazla insana ulaştırabilmenin yolu, resimlerle daha az yazı kullanarak bir konu anlatmaktır. Çizgi romanlar, gazetelerde, geniş kitlelere ulaşırken mutlaka komik olmayan öyküler anlatmaya başladılar. Karikatür çizgisinden uzaklaşmaları bu süreçte gerçekleşti. Çizginin anlatılan öyküyü tamamlayacağı düşünüldüğünden, farklı öyküler için farklı çizgiler kullanılmaya başladı. Gazete okuyan her türlü okurun ilgisini çekebilecek çizgi romanlar üretilmesi, bugün bilinen çizgi roman türlerinin oluşmasına yol açtı.

Türkiye'de çizgi romanın karşılaştığı sansür ve yasaklamaların nedenleri neler oldu?
Türkiye’de çizgi roman aralıklarla yüz küsur yıldır, sürekli olarak yetmiş yıldır varolan bir anlatım türü. Bu geniş “tarihte” herhangi bir kitap hangi nedenlerle sansür ya da yasaklama yaşarsa, çizgi romanlar da o nedenlerle bu tür denetlemelerle karşılaştılar. Ancak çizgi romanın “çocuklar için” olduğunun düşünülmesi, özellikle yüksek satış rakamlarıyla varolduklarında pedagojik denetleme arzusunu güçlendirmiştir. Yine de bir çok Batı ülkesiyle kıyaslandığında güçlü bir sansür mekanizmasının olduğunu söylemek yanlış olur. Sınırlı müdahaleler yapılmıştır demek daha doğru.

Eskiden her gazete bayiinde çizgi roman bulmak mümkündü, şu an Türkiye satışları? Okuyucu profilini nasıl tanımlayabiliriz?
Özellikle doksanlı yıllarda tüm dünyada çizgi roman büyük gerileme yaşadı. İnternet, bilgisayar oyunları, spesifik tv kanalları, dvd vs. Bu gerilemede pay sahibi olan yeni medya mecraları. Türkiye, aynı dönemlerde ilk özel televizyonlarla karşılaştı, değişen politik dengeler sosyal ve kültürel anlamda toplumu derinden etkiledi. Tüm basın gibi çizgi romanlar da şaşırtıcı bir hızla tiraj ve itibar kaybettiler. Çizgi romanlar, eskisi gibi 40 ya da 50 bin satmıyor. En yüksek rakamlar 4-5 bin arasında, 1000-1500 satanları da var...Okuyucunun yaş profilinin eskiyle kıyaslandığında yükseldiği de görülüyor…25 yaş üstü, çoğunluğu erkek olan bir topluluktan söz edilebilir..

Türkiye’de en çok tutan çizgi romanlar hangileri?
Zamana ve o zamanın beklentilerine bağlı olarak popüler olan çizgi romanlar değişti…Long-seller olanlar yabancılar içinde İtalyan çizgi romanları.. Tommiks, Teksas, Teks ve Zagor oldular… Yerlilerde ise geniş ilgiyi tarihi çizgi romanlar aldı. Öte yandan örneğin Abdülcanbaz hiçbir zaman çok satmamıştır ama itibar gören, bilinen bir çizgi romandır.

Türk çizgi romanı dünya literatüründe nerede?
Tanınmıyor…

[Dergiyi bulamadığım için internetten baktım, 2004 yılında Egelife adlı bir dergi için yapılmış bir röportaj. Bana daha eski tarihli gibi geliyor ama neyse...Röportajı Serkan Boyacıoğlu adlı bir arkadaş, hazırladığı haber için yapmıştı]

Cuma, Ekim 16, 2009

Bahçe Dua Değil Çapa İster


Kötü bir huyum var, okuduğum her türlü dergide editörden başlığı altında yazılan yazıları pek okumam. İçerideki yazıların tanıtılması veya kimi yazarların öne çıkartılmasını mantıklı bulmam. Zaten kısacık olan bu metinlere bakmadan da yazılar hakkında fikir edinilebilir gibi gelir bana. Serüven’in sayfa tasarımı yapılırken her sayının başında benzer nitelikte -önsöz mahiyetinde- bir şeyler yazmam istendi. Gönülsüzce kabul ettiğimi söylemeliyim, halen aynı fikirdeyim: Böyle bir köşe yer almasa da olur gibi geliyor bana…

O nedenle dergide yer alan yazıları tanıtmaktan çok genel olarak ne yapmaya çalıştığımızı anlatmaya gayret ettim, en azından öyle yaptığımı düşünüyorum. Serüven ile ilgili eleştiri ve önerileri ciddiye alıyoruz, dergiyi bu eleştiri ve önerilerle canlı tutmaya çalışıyoruz. Serüven’in web sayfası ve koloni e-posta grubu bu sebeple sürdürülüyor. Geçen sayıda bu köşede yazdığım “Serüven bir gün çıkmayacak olursa bu satmadığından değil profesyonel olarak başka işlerle uğraşan üreticileri yorulduğu için olacaktır” biçimindeki sözlerim -birkaç farklı kişiden duydum- yanlış anlaşılmış. “Yakında bırakacaklar bahanesini hazırlıyorlar” biçiminde algılanmış. Hımm demek ki bu köşeyi okuyanlar da varmış… Bahane gibi düşünülsün istemezdim, samimi bir dille dergiyi hazırlayan birçok insanın paylaştığı özveriyi işaret etmek istemiştim. Ama bir bahane ararsak kullanabiliriz de (çok ciddiyim)… Bizi değerlendirirken hep atlanıyor bu..

Çizgi romanlardan yıllarca kimse söz etmedi, ne hayatın ne de sanatın bir parçası olarak görüldüler. Biz burada onları “konuşarak” bir tür kayıt düşüyoruz. Gecikmiş bir kayıt düşüyoruz elbet, yetişmeye çalışıyoruz. Ne söylesek bir eksik kalıyor… Ama önemli bir hassasiyetimiz var: Aktüel çekişmeler, bugüne ilişkin husumetlerle olabildiğince ilgilenmiyoruz. Hayat çok kısa, yarın hatırlanmayacak kavga ve husumetlerle uğraşılamayacak kadar kısa hem de… Serüven, ömrünü neye vereceğini bilerek doğmuş bir dergi, “rızkını” kendi çıkarıyor. Her geçen sayı ne yapmaya çalıştığımız bir parça daha anlaşılacak diye umuyoruz. Aramızda konuşurken amatör heyecanımızı yitirmemek için çabalayacağız, sakin ve ağırbaşlı olma sözümüzü unutmayacağız diyoruz… Her şeyden önce iyi bir dergi olmaya çalışıyoruz, yarına kalacak yazılarımız olsun diye çabalıyoruz. Geçmişten kalma bir sözdür, Kalenderî hayıflanır, nereye (hangi eve) gitsem balık başı, arpa ekmek dermiş. Biz biraz farklı tatlardan, ilginç yemeklerden, uzak mutfaklardan da bahsedelim istiyoruz. Hâlâ okuyor musunuz? Çevirin şu sayfayı be kardeşler…

[Serüven Sayı:5, İlkbahar 2005 için yazılan önsöz, Kapak resmi Yıldıray Çınar'a ait]

Salı, Ekim 13, 2009

"Türkiye’deki Çizgi Kalitesi Bu Niteliğin..."


-->Çizgi romanla ilgili şimdilerde yaşanan gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Gelişmelerin doğrudan çizgi romanla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bir medya grubu daha önce hiçbir medya grubunun yapmadığı ölçüde yayınına reklam desteği veriyor. Türkiye’de değil çizgi roman, birkaç istisna dışında hiçbir kitap dizisi bu denli tanıtılmadı. Sonuçta en az üç aydır çizgi roman değil ticari bir başarı konuşuluyor. Örneğin yayınlanan kitapların niteliği hakkında hiç kimse yorum yapmıyor. Hemen herkesin paylaştığı bir iyimserlik var, çizgi romanın tekrar konuşulması en azından üreticileri mutlu ettiği için bir gelişme sayılabilir.
Türkiye'de çizgi roman kültürü, yerleşmiş bir kültür müdür? Yoksa yıllar içinde bir dönüşüme uğramış mıdır?
Otuzlu yıllardan bu yana çizgi roman sürekli olarak yayınlanıyor. Yerli üretim genellikle yetişkinlere yöneliktir, büyük ölçüde ilk kez gazetelerde ve yetmişli yıllardan sonra mizah dergilerinde yayınlamıştır. Oysa hemen tüm dünyada çizgi roman üretimi çocuklara yönelik olarak gelişmiş, yetişkin çizgi romanları çok daha sonra üretilmiş ve geniş anlamıyla marjinal kalmıştır. Batıda marjinal olan bizde mainstream olmuştur diyebilirim. Çocuklara yönelik çizgi romanlarla ilgili açığı ise hep yabancı ürünler kapatmıştır. Diğer yandan çizgi romanların okumaya olan merakı azalttığı düşünülmüş, zararlı bulunmuş öğretmenler, ebeveynler ve çeşitli entelektüeller çizgi romanların içeriklerine, dağıtımına yönelik yasaklayıcı müdahaleler yapılmasını istemiştir. Bulunan alternatiflerden biri çocukları edebiyata teşvik edecek, kabul görmüş edebiyat ürünlerinin çizgi roman uyarlamaları yapılmasıdır. Buradaki sorun şudur: Bu tür edebiyat uyarlamalarının dünya çizgi romanında yeri yoktur, hem pazar payları yok denecek kadar düşüktür hem de estetik olarak değersizlerdir. Hiç birinin üreticisi bilinmez, hatırlanmaz… Genellikle çocuk dergilerinde değerlendirilmişlerdir. Bizde de öyle olmuştur. Yaratılan çizgi roman karşıtı atmosferde çocuk dergileri hem kendilerine pedagojik bir yön göstericilik görevi biçmişler hem de karşı çıkar gibi durdukları çizgi romanı ticari olarak araçsallaştırmışlardır. Hayatın ne kadar değiştiğini gösterir mi bilmem ama yetmişli yıllarda on bin satan bir çizgi roman az satıyor sayılırdı. Çizgi roman dergilerinin haftalık satışları 40 ile 60 bin arasında değişiyordu. O tarihlerde edebiyat uyarlaması çizgi romanların tek başına satış sansı yoktu. Bugünse sayısı yılda 10 bin satan çizgi roman yok…
Edebiyat klasiklerini çizgi romana uyarlamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bir gelişme midir?
Öncelikle kitap sektörünü etkiliyor, kitapevlerini dönüştürüyor. Çizgi roman adına gelişme olması için yerli üretime sirayet eden bir etkisi olması gerekir. Oysa model olarak gösterilen çizgi roman uyarlamaları düşük telifle alınan, tek bir önemli üreticisi olmayan ürünler. Ucuz oldukları için tercih edilmişler. Türkiye’deki çizgi kalitesi bu niteliğin çok ama çok üzerinde... Yerli üretim ister istemez riskli bir yatırım gerektirir, hakkaniyetli bir telif ödemesi gerekir, zamana yayılan üretim için sabır ister. Uzunca bir süredir yayınevleri üretici isimleri, maliyetler hakkında araştırıyorlar, bana da danışılıyor. Herkes hem ucuz hem de çabuk olsun istiyor. Üreticilerin estetik kaygılarını hiç düşünmüyorlar. Bir sayfanın ne kadar zamanda çizildiğini bilmiyorlar.
Bu bir pencere açıyor mu? Türk - genç çizerler bu gelişmelerin neresinde kalıyor?
Ben o kadar iyimser değilim ama bir pencere açabilir diye umabiliriz elbet. Belki ismi bilinmeyen gençler bir araya gelerek ortak bir iş çıkarabilirler, onlara faydası dokunabilir bu modanın.

[11.10.2009 tarihli Cumhuriyet Pazar'da yayınlanan "Edebiyat Çizgiye Döküldü ve..." başlıklı Zuhal Aytolun imzalı haber için yapılan röportaj]

Pazartesi, Ekim 05, 2009

Yapılsa Ne Güzel Olur Gibi Bir Temennim de Yok...


-->Her şeyden önce bu kitapların çok satmasını, edebiyat uyarlamaları ya da çizgi roman olmalarına bağlamıyorum. Türkiye’de hiçbir medya grubu çıkardığı yayınlara bu denli reklam desteği vermedi, çizgi roman yerine şiir kitapları da yayınlanmış olsalardı satışa ve reklama bağlı olarak şiiri konuşuyor olurduk. Uyarlamaların edebi ve estetik nitelikleri hakkında hiç konuşulmuyor örneğin. İkinci olarak Türk klasiklerinden çizgi roman uyarlaması yapılabileceğine dair inancım çok düşük. Çünkü söz konusu çok satar edebiyat uyarlamaları, dünya çizgi romanında yeri olmayan son derece vasıfsız ürünler. Senaryolar başarısız, çizgiler ise konuşulmayacak kadar vasat ya da kötü. Bu yüzdendir ki çok ama çok ucuz telifle satılıyorlar. Türkiye’de çizgi kalitesi hem bu düzeyin çok ilerisinde hem de yayınevlerinin bu kadar ucuza dışarıdan almak varken böylesi ticari bir riske girmek istediklerini sanmıyorum. Son yirmi gün içerisinde iki ayrı yayınevi adına bana bu işleri yapabilecek üreticiler ve işin maliyetleri hakkında danışıldı. Şunu söyleyebilirim: üretim süreci hakkında yayıncıların bir bilgisi yok, nitelikle ilgili bir dertleri yok. Sadece ucuz ve çabuk olsun istiyorlar.
Son olarak Türkiye edebiyatından bir uyarlama yapılsa ne güzel olur bir temennim de yok. Çizgi romancılarımızın kendi hikâyelerini anlatmalarını tercih ederim. Ebeveynleri, kimi yayıncıları ya da romancıları değil kendilerini mutlu edecek işleri yapmamalılar. Ha şu var, pek çok genç ve yetenekli çizer, akacak mecra bulamadığı için çizgi roman dışı alanlara kayıyor. Belki bu rüzgâr onlara faydalı olur diye umuyorum. Onlara güvenecek yayıncı çıkarsa elbet...
[Radikal Cumartesinin soruşturmasına verdiğim cevap. Meltem Ürüt imzalı haber, 3.10.2009 tarihinde yayınlandı. Soru şöyleydi:
--> "Dünya edebiyatından uyarlanan çizgi romanlar Türkiye'de hâlâ çok satanlar listelerinde ilk sıralarda. Türk klasiklerinden hangi kitaplar çizgi romana uyarlanmalı sizce? (Birkaç yazar ve roman adı sıralayabilirseniz sevinirim). Neden bu kitapların çizgi roman haline gelmesini tercih edersiniz?"]

Cuma, Ekim 02, 2009

Dumanı Tüten....


Serüven’in akademik bir dergi olduğu söyleniyor, bunu olumlayarak söyleyen de var, olumsuz bulan da. Oysa Serüven akademik bir dergi değil. Akademik nitelikli yazılara yer vermiyor değiliz ama bu bizim duruşumuzu belirleyen asli bir unsur değil. Bir başka ifadeyle “keşke olsaydık” ya da “iyi ki değiliz” diyecek bir haleti ruhiye taşımıyoruz. Bu sanırız bizim dışımızda oluşan bir imgeye dayanacak, ne yazsak nafile kalacak. Biz bir dergi yapıyoruz ama yaptığımız dergi doğal olarak bizim olmaktan çıkarak kamuya mal oluyor, sonuçta herkes kendi izafet çerçevesinden okuduğunu anlamlandırıyor.

Çizgi romanlara müstehzi, mağrur, münekkit, lakayt ve ayıp arayan gözlerle bakmıyoruz. Fazlanın, ağdanın, mübalağanın müptelası da olmuyoruz. Her birimiz, yazdıklarımızın tek bir doğrusal anlatıya indirgenemeyeceğini, üstelik bir dizi estetik ve yoruma ilişkin tercihle oluşturulduğunu biliyoruz. İstiyoruz ki yazdıklarımız, başka görüş ve anlatılarla yan yana getirilsin, farklı anlamlar ve varsa eğer çelişkiler gözler önüne serilebilsin. Yukarıda yazılanlar nasıl okunduğumuz ve ne yapmaya çalıştığımız ile ilgili, bir de hiç görünmeyen taraf var.

Bizi bir arada tutan, her sayıyı hazırlamamızı sağlayan his, sadece heyecan. Yaptığımız işe amatör bir heyecanla yaklaşıyoruz, o nedenledir ki bir gün Serüven çıkmaz olursa, bu maddi nedenlerle değil, bütünüyle yorgunluktan olacaktır. Mutlaka ama mutlaka, hayat bastırmış, hepimiz yapmak zorunda olduğumuz işlerin baskısıyla dergiye vakit ayıramaz olmuşuzdur. Serüven’i Ankara’da hazırlıyor, basım ve sayfa tasarımı için İstanbul’a götürüyoruz. Yayıncılık açısından zor ve külfetli bir işi sürdürüyoruz demek daha doğru. İşin mutfağını bilenler özveriyi görebileceklerdir. Her romanın nasıl bir hikâyesi varsa dergilerin de hikâyesi vardır, bizimkisi de bu, uzak şehirden gelen özveri ya da delilik. Adı her ne olursa olsun, yaptığımız hayattan feragat edilmiş anlara dayanıyor.

Genellikle, ulaşmakta aceleci davranmadığımız şeyleri daha güvenli ve hızlı elde ederiz ya kim bilir, belki çizgi romana karşı bir nebze daha merak uyandırmış olabiliriz. Merak zorlanmaz, uyandırılır çünkü. Bir şarkı isteme hakkımız olsaydı, yazıyı Simon and Garfunkel’in İngilizce sözlerle meşhur ettiği El Condor Pasa ile bitirirdik...

[Serüven, Sayı: 4, kış 2004 için yazılan önsöz, kapak resmi Soner Tuna'ya ait]
Related Posts with Thumbnails